Cenaze namazı, ezan okunmadan kılınan bir namazdır, bunun için fevkalade önemlidir. Biliyorsunuz, ezanın ayrı bir hususiyeti vardır, ama. cenaze namazında ezan okunmamasının da ayrı bir hikmeti vardır.
Bir mü'min yavru, dünyaya geldiği zaman, kulağına ezan okunarak ismi konur. Bu ezanın namazı yoktur. Yalnız isim koymak için okunan bir ezandır. Ayrıca ezanın hususiyetleri içerisinde Cuma hutbesi müstakil ezanla cereyan eder. Yani Cenab-ı Hak, ehemmiyetine binaen hutbeye ezanla davet etmiştir. Cenaze namazının ezansız oluşu hikmetini göz önüne alırsak hiçbir namaz ezansız olmaz.
Halbuki Cenab-ı Hak, cenaze namazının ezansız oluşunu bildirirken; "Ey insanoğlu, siz doğduğunuz zaman kulağınıza ezan okundu. Şimdi dünyanızı değiştiriyorsunuz, namazınız kılınacak" demekle, ömrün bir ezan ile namaz arasındaki mühlet kadar kısa olduğuna işaret ediyor. Yani her mü'min, "Benim ezanım okundu, her an emanetimi teslim edebilirim" ve benim namazım kılınır" ciddiyeti; mes'uliyeti içerisinde yaşamalı. Onun için cenaze namazı daha başta insanların haysiyetli ve ahlak-ı Muhammedîye uygun olarak yaşamalarını ciddi bir direktif olarak vermiş oluyor. Bir anlamda. "Mühletin yok, sakın ömrün uzun sanma, kaç sene yaşarsan yaşa, bütün ömrü bir ezanla namaz arasındaki vakit kadardır. Aklını başına topla" demek istiyor.
Cenaze namazı, imamın bizzat usul ve şeriat ahkamı itibariyle ölünün kalp hizasında durarak kıldırdığı bir namazdır. Biliyorsunuz, namaz kılarken insanla Kâbe çizgisi arasında herhangi bir cisim olmaz. Yani mihrapla namaz kılan arasında herhangi bir eşya bulunamaz. Çünkü her namaz, doğrudan doğruya Kâbe vasıtasıyla Allah ile irtibat anlamındadır. Ama, cenaze namazında araya bir madde koyuyorsunuz. İmamı, ölünün kalbi hizasına getiriyorsunuz. Fevkalade önemli bir şey. Peki, nasıl olabilir? Aslında normal olarak düşünürseniz, Cenab-ı Hak cenaze namazını yine lütfetmiş olurdu. ama cenaze musallada dururdu, imam da kıbleye karşı dururdu. İmam ile kıble hizasına bir şey konmayacağına göre, ölüyü koymak da
kimsenin hatırına gelmezdi, ama o bir emr-i İlâhidir. Şu halde Cenab-ı Hak, cenazenin kalbinin hizasında namaz kılınmasını emretmişse bunun bir hikmeti vardır. Bu hikmet de, Cenab-ı Hakkın mü'minin kalbine her an tecelli etme sırrıdır.
Cenab-ı Allah, cenazenin dışında kalan insanlara diyor ki; “Ben, mü'minin kalbine tecelli ettim, onun kalbini Kâbe yaptım. Onun için kalbi hizasına namaza durabilirsiniz.” Bu, namaz kılınma anı kadardır. Namaz kılınma anını dışında ölünün ne önünde secde edilebilir, ne cesedine secde edilebilir. O namaz kılınma anının içerisinde Cenab-ı Hak bir lütuf yapıyor, o kılınan namaz sırasında bir manevi cereyan gönderiyor, kalbine bir dirilik veriyor. Bu, fevkalade önemli bir şeydir. Mü'min öldükten sonra daha mezara gitmeden, cenazenin sırrı içerisinde ölümün soğukluğunu tamamen atıyor, aksine ölümden büyük bir haz duyuyor. Çünkü gönlüne Cenab-ı Hakkın cereyanı geliyor. Gönlündeki o cereyan, onun kabirde sorulacak sorulara cevap verebilmesi için yegane mercidir.
İyi düşünürsek, kabir hesabında sorulacak sorulara, ölüde cevap verecek bir güç yoktur. Beyni, damarları bittiği için çalışmamaktadır. Ruhu, alem-i ervaha intikal ettiği için yoktur. Peki, Münker-Nekir'in soracağı sorulara kim cevap verecek? Bu, çok önemli bir sorudur. Yani Münker-Nekir'in sorularına cevap vermek gerektiğini biliyoruz. İşte bir mü'min, bu cevabı, Cenab-ı Hakkın gönlüne verdiği cereyanı kullanarak verecektir. O, bir dirilik cereyanıdır, bir mana cereyanıdır. O cereyan geldiği zaman, o cenaze namazının kılınmış olmasıyla birlikte, o zaman Münker-Nekir'in sorularına doğrudan doğruya gönül cevap verecektir ki, bu akıl almaz nitelikte bir nimettir.
Öldükten sonra öyle bir soru ile karşı karşıya kalan bir insanın cenaze namazı kılınmamışsa, yahut gönlüne bu cereyan gelmemişse, cevap verecek ne mecali, ne de imkanı vardır. Büyük bir hüzün, hüzünden de öte büyük bir azaptır. Cenaze namazındaki en hikmetli nokta, gönüle, Münker-Nekir'e gitmeden evvel bir şarj yapmak, gönül aküsünü manevi olarak yeniden cereyan sistemine bağlamak ve bu suretle Münker-Nekir'in karşısında mahcup olmamasını sağlamaktır.
Eğer cenazenin imanı şüpheli ise, o zaman kafir bir gönüle karşı namaza durmak bir tarz küfür olur. Bundan dolayıdır ki, cenaze namazını kılacağımız insanın, mü'min olduğunu mutlaka bilmemiz gerekir. Ama, bilhassa bu devirde kalabalık camilerde herhangi bir cenaze gelmişse, biz de namazdan çıkmışsak, cenaze namazını kılmamız konusunda ne yapacağız? İnandığımız bir mü'minin bize şehadeti varsa biz de kılabiliriz. Kerhen cenaze namazı kılınmaz. Mutlaka ya kendimiz tanıyacağız, veya bir mü'min kardeşimizin şehadetini kabul edeceğiz.”Evet, ben onu tanıyorum. O, mü'min bir insandır" diyebileceğiz.
Asr-ı Saadet'te Hz. Ali Efendimiz bazen cenaze namazına gecikirdi. Hz. Ömer Efendimizin bu durum dikkatini çekti ve bir hikmeti vardır diye o da gecikmeye başladı. Hz.Ali Efendimizi görürse gelir, namaza dururdu. Bu, Asr-ı Saadet'teki cenazeler üzerinde bile önemlidir, iman imanın sırrı ancak cenazeye kılınan o namazın sırrı ile bağdaşır.
Cenaze namazının bir önemli hususiyeti de imamın, cemaatin kefaletini istemesidir. "Nasıl tanırsınız?" dediği zaman, mü'minler hep beraber, "İyi tanırız" derse Cenab-ı Hakkın indinde çok önemli bir şehadettir. Bu, ölünün ufak tefek kusurlarına bir nev'i senettir. Bu nedenle cenaze namazı fevkalade önemli bir namazdır.
Cenaze namazı farzdır. Herhangi bir mü'min, dünyanın; neresinde dünyasını değişirse değişsin, bütün mü'minler üzerine farz namaz gıyabi olur. Yani diyelim ki, Endonezya'da bir mü'min dünyasını değişti, bunun cenaze namazını kılmak, yeryüzündeki bütün mü'minlere fazdır. Bunun imkansızlığını düşündüğümüz zaman farz-ı kifaye hükmü getirilmiştir. Yani mü'minin cenaze namazı Endonezya'da kılınırsa hepimizin üzerinden farz hükmü kalkar. Fakat kılınamadığını kabul edin, o zaman bütün dünyadaki Müslümanlara bir namaz borç yazılır. Bu yüzden bazı Müslüman ülkelerde ve bizde de bazı kardeşlerimizde bir uygulama vardır. Arada bir cenaze namazı kılınamamış kardeşlerimiz için bir namaz kılınır ki, buna gıyabi cenaze namazı denir.
Bu, iki çeşitte olabilir:
1- Mü'minse, kılınmayan cenazelere atfen kılınabilir;
2- Namazı kılınan bir mü'min için tekrar kılınabilir.
Bu, bir muhabbet vesilesidir.
Bu, bizden evvel dünyasını değişmiş yüceler için de geçerlidir. Cenaze namazında çok ilginç bir örnek vardır. Efendimiz, Hz. Hamza' nın cenaze namazının yedi defa kıldırmıştır. Çünkü bütün mü'minler o namazda Cenneti seyretmiştir ve Efendimize "Bir daha, bir daha!" diye gönülden niyaz etmişlerdir. Böyle çok ilginç, çok muhteşem bir cenaze namazı olayıdır. Demek ki, cenaze namazı olayı bildiğimiz gibi basit bir olay değildir. Bu, mü'min ve Allah arasındaki esrarengiz bütün kapılan açan, mü'minin diğer insandan farkının ne olduğunu gösteren muhteşem bir hadisedir.