İslamiyeti anlamak için Asr-ı Saadetin satırlarını ezberlemek lazım. çünkü İslamiyet, 1400 yıl içerisinde iyi veya kötü niyetli çeşitli bilim adamlarının yorumlarıyla Asr-ı Saadet çizgisinden biraz uzaklaştırılmıştır. Bunun en açık örneği de Asr-ı Saadette yaşayan Müslümanlarla, çağımızda yaşayan Müslümanların, hayat tarzındaki farklılıklardır. Bu hayat tarzındaki fark, Asr-ı Saadetteki Müslümanların İslamiyete olan sıcak gönüllü fedakarlıklarını görmezlikten gelmemizdir.
Eğer biz onları izlersek, o zaman kendi hayat tarzımız içerisinde İslamiyeti uygulamak, İslamiyeti yaşamak bakımından ne kadar hatalar içerisinde olduğumuzu anlayabiliriz. Bunun da en belirgin özelliklerinden bir tanesi infak konusudur. İnfâk, Asr-ı Saadette tam Kur'an'ın ve Efendimizin gönlünün istediği gibi zirvededir. İnfâkta birbirleriyle yarışan pek çok sahabiyi biliyoruz, ama bunların üzerinde ayrı ayrı durup da ne kadar güzelmiş demekle olmuyor. Madem ki örnek kişileri, Efendimiz, Ashabından ve Ehl-i Beytinden seçmiştir, mutlaka onların ahlakına kayığımızı yaklaştırmak zorundayız.
Asr-ı Saadetten örnekler deyince bunun temeline çok önemli bir misal vererek girmek gerekiyor. Hz. Fâtıma Annemiz, Hz. Ali Efendimizle evlendiği zaman, İslamiyet en fakir günlerini yaşıyordu. Muhacirler, Ensarın büyük yardımlarıyla zoru zoruna geçiniyorlardı. Bu nedenle bir düğün yemeği bile yapılamadı. Onun üzerine Fahr-i Kâinat Efendimiz çok duygulandı ve eliyle meşhur hurma tatlısını yaptı, Ashaba da ondan ikram etti. Bir tabak da zifaf yemeği olarak Hz. Fâtıma annemize verdi.
Hz. Ali Efendimiz ve Hz. Fâtıma Annemiz tam evlerine çekildikleri sırada kapı çaldı ve bir fakir geldi. "Ne zamandır açım, bana yiyecek bir şeyler vermez misiniz?" dedi. Hz. Fâtıma Annemiz, tek yiyecekleri olan düğün yemeğini olduğu gibi gelen kimseye verdi. İkinci gece Efendimiz yine bir tabak hurma tatlısı verdi, ama yine kapıları çaldı ve çok aç olduğunu söyleyen fakir, yiyecek bir şeyler istedi, Hz. Fâtıma Annemiz bu kez de zifaf yemeğini olduğu gibi fakire verdi.
Aradan birkaç gün geçtikten sonra Hz. Fâtıma annemiz, Resulullah Efendimiz ile konuşurken, "Düğünümde hassaslaştığım asıl konu, Cenab-ı Haktan bir işaret bekledim" deyince Hz. Cebrail geldi ve "İki gece üst üste geldik, kapısını çaldık ve infâkını aldık" dedi. Arkasından da Hz. Fâtıma Annemize, "Cenab-ı Hak, düğün hediyesi olarak ne istiyorsan verecek" dedi. Bunun üzerine Hz. Fâtıma Annemiz, "Bütün zayıf mü'minlere şefaat fırsatı versin bana" dedi. Böylesine mükemmel. muhteşem bir gönül ve infâk şekli...
İnfakta çok üstün örnekler sergileyen insan da Hz. Ebubekir'di. Hz. Ebubekir Efendimiz, bütün servetini köleleri ve cariyeleri satın almak için harcadı. Bu harcaması infâkın sınırsızlığını göstermektedir. Öylesine harcadı ki, nihayet parası bitti. İki gündür yemek yemiyorlardı. Hz. Esma annemizle otururken Hz. Ebubekir Efendimiz, "Ya Esma, farkında mısın? İnsanı zengin bilmeleri ne tuhaf... Bizi herkes tok sanıyor. Hadi bize kimse tasadduk etmesin, zaten kabul etmeyiz, ama bir dostumuz da yemeğe davet etmiyor. Ne yapalım, nasip böyleymiş" dedi. Tam o sırada kapı çalındı ve bir fakir gelerek Hz. Ebubekir'den külliyetli bir miktar para istedi. Bunun üzerine Hz. Ebubekir Efendimiz, "Şu anda üzerimde yok, ama dükkana gidip bakayım, varsa getireyim" dedi. Eskiden ticaret yaptığı Yahudilerin bir tanesinden borç aldı ve onu adamcağıza verdi. Adam da, "Allah razı olsun" dedi, parayı aldı ve gitti.
Olayı yakînen izleyen Hz. Esma annemiz, "Baba ayıp değil ki, paramızın olmadığını söyleseydin" dedi. Hz. Ebubekir Efendimiz, "Kızım, o, bir ümitle gelmiş. Bir mü'minin ümidini kıramam. Borç alırım, Rabbim nasip ederse öderim" dedi.
İnsanın bu olaydaki inceliği hesap ederek infak konusundaki mazeretlerini utançla masanın üzerine koyması lazımdır.
Bir gün bir zengin, Hz. Şibli'ye gelip, "Üstadım, sen çok büyük bir alimsin. Zekâtımı şimdiye kadar hep diğer din adamlarına hesaplattım. Bu yıl da sen hesapla" diye ricada bulundu.
Hz. Şibli, "Benim zekat hesabım senin işine gelmez" diye cevap verdi.
Zengin "Ne demek? Sen nasıl emredersen öyle yaparım" diye cevap verdi.
Hz. Şibli, “Peki hangi tarifeden hesaplamamı istiyorsun” diye sordu.
Zengin de şaşkınlıkla, "Zekatın tarifeleri mi var?" diye Hz. Şibli, ''Tabii. Mesela Hz. Ebubekir tarifesi var, en iyisi o; senin zekat hesabını o tarifeden yapayım. Kaç paran var?" diye sordu.
Zengin, "100 liram var" diye cevap verdi.
Hz. Şibli, "100 liranı vereceksin, 5 lira da borçlanacak105 lira olarak zekatını ödeyeceksin" diye cevap verdi.
Hz. Ebubekir, zekâtını ve infâkını, borçlanarak tamamlamıştır. Ömrünü tamamladığı zaman da borçlu gitmiştir. Hatta dostlarına, "Sakın ola, benim borçlarımı hazineden ödemeyin; eğer çok samimi dostlarım çıkar, bir kısmını öderse, kalanını ben Cehennemde yanarak öderim, bu bana ait bir olaydır" demiş.
Böylesine gönülden infâk sahibi olmak lazımdır. Yine Asr-ı Saadette en çok infâk misallerini Efendimizin eşlerinde görürüz. Efendimizin hangi eşinin hayatını açarsak, birinci satırda çok infâk sahibi olduğu yazılıdır. Nesi var, nesi yok dağıtırdı. Ve Asr-ı Saadette Efendimizin eşlerinin hanesinde çoğu zaman yiyecek bulunmazdı. Efendimiz bazen yiyecek bir şey arzu ettiği zaman eşlerinin hepsini dolaşır bulamazdı.
Bunların en canlı örneği Hz. Aişe validemizin verdiği bir infâk tarzıdır. Efendimizin alem-i cemale intikalinden sonra, bir savaş ganimetinin paylaşılması dolayısıyla Hz. Aişe'ye yüklüce bir nispet gönderilmiştir. Ertesi gün de bir İslam fakiri hanım gelmiş ve Hz. Aişe'den borç veya sadaka olarak yüklüce bir miktar istemiştir. Hz. Aişe annemiz, "Sen nasıl bende bu kadar büyük bir parayı tahmin ettin de geldin?" deyince kadıncağız, "Kusura bakma, akşam ganimet dağıldı, size de mutlaka bir ganimet intikali söz konusudur, ona güvendim geldim" demiş. Hz. Aişe annemiz, "Kardeşim, iyi de sen sünnet-i Muhammediyi bilmiyorsun galiba, Resulullah’ın bize emridir, biz sabah ezanı okunmadan bize geleni dağıtırız" diye cevap vermiş. Gerçekten Hz. Aişe'nin huyu buydu. Sabah namazına kadar dağıtır namaz vaktinde evde bir tek lokmayı veya parayı bulundurmazdı.
Efendimiz bir gün sohbet esnasında, konuşmasını aniden keserek hane-i saadetlerine gitmiş. Tekrar sohbete döndüğü zaman, bu kadar acele sohbeti keserek gitmesinin sebebini soranlara, "Evde bir miktar para vardı, sabahleyin tasadduk edecektim, aceleyle unuttum. Şimdi hatırıma geldi, ikindi okunmadan onu tasadduk etmek için aceleyle eve koştum" demiştir. Bunu bilen Hz. Aişe ezan vakitlerini geçirmeden dağıtırdı.
Asr-ı Saadet bize böyle bir dini teslim etti. İslamiyet böyle manevi bir zenginliğin içerisinde geldi.
Hz. Ömer dünyasını değiştirdikten sonra geriye nesi kalmış? Hz. Ebubekir'in borcundan başka nesi kalmış? Kumandan olarak, halife olarak nice savaşlar kazanmış Hz. Ali'nin nesi kalmış? Ganimetleri Kur'an'ın, kanunun emrettiği şekilde dağıtıp, kendisine gelen hisseleri nasıl sıfırlamış? İnfâkın sırrını, Asr-ı Saadetteki hakiki İslam sırrı içerisinde mütalaa etmek lazımdır. Eğer biz bu sırrı yaşayabilseydik, 14 asır sonra İslamiyet bu halde olmazdı.
Bu tarz bir infâk ekonominin can damandır. Bir toplumun içerisinde ekonominin canlı kalması böyle bir infakla mümkündür. Herkes enflasyonun, birtakım savaşların, teknolojik gelişmeyle, masrafların çoğalmasının ekonomiyi bozacağını sanıyor. Hayır: İyi, bir infâk sistemi olan toplumda ekonominin bozulması mümkün değildir. Çünkü ekonominin kendi kaidesi, paranın dağılımı ve dağılım içerisinde sirkülasyon yapması infâkla olur. Eğer bu infâk sirkülasyonunu alem-i İslam 14 asır tatbik edebilseydi bir tek fakir İslam ülkesi olmadığı gibi, fakir mü'min de kalmazdı. Bu, Allah'ın Fahr-i Kainat Efendimizin ahlakına verdiği bir primdir. Ekonomisini Fahr-i Kâinat Efendimizin ahlakına bağlamıştır. O infâk sahibiyse, ekonomi ancak infâkla ayakta durur.
Amerika'daki ekonomi uzmanları, Meksika ve Brezilya’daki yüzde 1000'lere, 2000'lere varan enflasyonun sebebini araştırmışlar. Her iki ülke de zengin. Birinin gümüşü, birinin kahvesi var. Her ikisinin de petrolü var. Buna rağmen nasıl olur da ekonomi bozulur demişler. Toplumda fakir insanların sıfırlandığını görmüşler. Yavaş yavaş bakkallar kapanmış, toptancılar kapanmış, fabrikalar kapanmış. Ve ekonomi altüst olmuş.
İslamiyetin getirdiği infak sistemi bunu tam tersine çalıştırır. En fakir ünite paralı olduğu zaman müthiş bir ekonomik potansiyel doğar. Bakkallar çoğalır, toptancılar çoğalır. Ama, siz o fakir zümreyi yok ettiğiniz zaman perişan olur. Sosyalizmin de, kapitalizmin de kökündeki hastalık budur. İnfâk. Asr-ı Saadetin tarzıdır. Asr-ı Saadetin bitimiyle Emeviler devri başlamıştır. Emeviler savaşlarla fiilen birtakım ekonomik şeyler kazanmışlar, ama bu geçici olmuştur. Halbuki Asr-ı Saadetten tam bir İslam zenginliği vardı. İnfâkın bolluğu dolayısıyla Mekke ve Medineliler zenginleşmiştir.