Çarşamba, Şubat 21, 2007

Efendimizin Gönlündeki Sırlar

Fahr-i Kainat Efendimizin ahlakındaki sonsuz güzellik, insanlık meziyetleri konusundaki akıl almaz ihtişam, asıl manevi sırrını onun gönlündeki esrardan alır. Yani Fahr-i .Kainat Efendimizin gönlündeki esrarı anlayamazsak onun ne kadar mükemmel olduğunu kavrayamayız.

Fahr-i Kainat Efendimizin bu gönül sırrını anlamak için yaratılışın zamandan önceki devrine. yani elest ve ezele dönmemiz lazım. Evrenin yaratılışı. bütün varlıkların yavaş yavaş sergilenişi. zamandan çok önce, "ezel" dediğimiz öncesi, zaman ötesi bir planda zuhur etmiştir.

Cenab-ı Hak, yarattığı mahlûkatın kendisine olan yakînliğini özel bir imtihanla tespit etmek istemiştir. Çünkü bütün varlıklar alem-i kesrete döndükten sonra, kendisine has bir benlik duygusuna düşerler ki. bu benlik duygusu insanlarda nefis şeklinde tezahür eder. Bunu fizikte bir direnç şeklinde. çeşitli canlılarda da kendini koruma şeklinde görüyoruz. Ama. hepsinin ötesinde melekler ve ruhlar da dahil olmak üzere bütün varlıkların Cenab-ı Hakka karşı pozisyonları fevkalade önemlidir.

Fahr-i Kainat Efendimizin insanlığa öğrettiği o müthiş "La ilahe illallah" sırrının ezelde de bütün varlıklar tarafından ne denli benimsendiği Allah'ın "elest" imtihanında belli olmuştur.

Kendisinde ufak tefek kişilik gören varlıklar, Cenab-ı Hakkın, "Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?" emrinin azameti karşısında bir anlamda paniğe düşmüşlerdir. Çünkü bu emir, kendi varlıklarını yok eden bir emirdir. "Elestübi Rabbiküm" (Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?) emri, bir danışma veya onlardan bir cevap almanın çok ötesinde, bütün varlıkların kendilerinin benlik ve kişilik taşımasının mümkün olamayacağını beyan eden İlâhi bir emirdir.

Bunun için böyle bir emir karşısında varlıkların paniğe düşmesi ve hemen, "Evet," yani "Beli" diyememeleri bir anlamda eşyanın tabiatındandır. Ama, Allah istiyordu ki, eşyanın tabiatındaki bu hadiseye rağmen varlıklar "Beli" desin. Bir başka anlamda, biri çıksın. "Evet, sen Rabbimizsin, Senden başka hiçbir şey yok" desin. Bu hikmeti kazanmak ise çok zor bir operasyondur. Yani kendi benliğinden vazgeçmek, kendi varlığını yok saymak sırrı ki, işte bu sır Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünden parladı. Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünden parladığı için de, doğrudan doğruya kesretle var olan bir varlık, bir anlamda vahdetin sırrını, daha doğrusu Cenab-ı Hakkın zatiyetini yansıttı.

Cenab-ı Hakkın bir yerde zatiyetinin yansıyabilmesi için orada tam bir mahviyet teşekkül etmesi gerekir. İşte Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki hususiyet budur. Fahr-i Kainat Efendimiz, özünün de özünde, iç dünyasının da iç dünyasında öyle bir mahviyet teşekkül ettirdi ki, bu mahviyet Cenab-ı Hakkın o muazzam zatiyet cereyanının tecellisine sebep oldu. Bu tecelli ile birlikte ruh-u Muhammedi, gönl-ü Muhammedi yaratılmış oldu, yani ayrı bir nakış, ayrı bir yansıma oldu. Bu yansımanın esrarın da Fahr-i Kainat Efendimizin ahlakındaki kalb-i Muhammedi sırrı teşekkül etti ki, bu kalb-i Muhammedi sırrı, bütün varlıkları kurtarma operasyonuydu.

Fahr-i Kainat Efendimiz, kendisini mahviyetle yok sayarken, amacı, bütün varlıkları kurtarıp Allah'a karşı "Evet" demelerini mümkün kılmaktı. Ondan dolayıdır ki, Efendimiz, ezelden tâ ebede kadar bu hususiyetini korumuştur koruyacaktır. Çünkü onun gönlü, bütün varlıktan kurtarmak için kendisinin kişiliğini yok eden bir fedakarlığa sahipti. İşte bu yüzden kalb-i Muhammedi "bütün beşeriyeti kurtarma azmiyle, şüphesiz ki insanlar başta olmak üzere Cenab-ı Hakka muhatap kılma hazzıyla çarpar. Bundan dolayıdır ki, Fahr-i Kainat Efendimizin insanlık sevgisini kavrayabilmek mümkün değildir. Her insanın mutlaka kurtulup, Cenab-ı Hakkın ebedde vereceği sonsuz nimetlerden istifade etmesini ister. Bu, kalb-i Muhammedi'nin "elest"teki coşkusudur. Bu coşku, Fahr-i Kainat Efendimizin yeryüzündeki zaman süreci içerisinde ahlak-ı Muhammedi şeklinde tezahür etmiştir. Her türlü merhamet, her türlü infak hikmetleri, hep bu kalb-ı Muhammedinin insanları kurtarma sırrından doğar.

Fahr-i Kainat Efendimizin hayat süresinde bunu aksettirmesi, kendisinin arzu ettiği, yahut güzel gördüğü şeyi başkasının sahip olması duygusu ile yansıtmıştır ki. Hiçbir varlık, güzel gördüğü, hoşuna giden herhangi bir şeyi kendisinin dışında görme zevkine ulaşamaz. Mutlaka kendi zevki içerisinde mütalaa etmek ister. Bu yalnız Fahr-i Kainat Efendimize mahsus bir hadisedir. Onun içindir ki, Fahr-i Kainat Efendimiz yeryüzüne teşrif ettikleri zaman, "Ümmetim!" diye seslenmiştir.

Daha ilk nefesini, ilk oksijeni aldığı zaman, "Ümmetim!" diye seslenmiştir. Buradaki ümmetimden murad, "Elest Meclisi"nde kendisi ile beraber hamd niyazına iştirak kabiliyeti olan, gönüllerinde titreşim olan, yahut kalb-i Muhammedîden çıkan cereyanı kendi ekranına aksettirebilen varlıklardır ki, işte bunlar mü'minlerin, Müslümanların çekirdeğidir. Bu çekirdeğe yansıyan şefkat-i Muhammedi öylesine coşkulu yansımıştır ki, gerek İslamiyeti tebliğ ettiği sıralarda, gerek ondan sonra, mümkün olduğu kadar büyük kadroların Allah'a takdimi için akıl almaz bir çaba, akıl almaz bir yorgunluk sebebi olacak yıpranmanın her türlüsünü göze almıştır. Çünkü Fahr-i Kainat Efendimiz nasıl "Elest"te kendisini yok sayarak insanları ve diğer mahlûkları kurtarmış, Allah'a takdim etmiş, onların "La ilâhe illallah" diyebilmelerini gönlünden verdiği cereyanla sağlamışsa, hayatta yaşadığı Asr-ı Saadet zaman dilimindeki tüm hadiselerde de aynı motifi dalgalandırmıştır.

Efendimizin müteaddit tebliğlerine karşılık Cenab-ı Hakkın kendisine hitabında, "Habibim, ben sana bir defa tebliğ et dedim. Sen yüzlerce defa tebliğ ediyorsun ve kendini öldürecekmiş gibi büyük bir coşkuyla bu işin içindesin" demesinden adeta üzüldüğünü hissediyoruz. Fahr-i Kainat Efendimizin bu hikmeti insanlık sevgisinin temelidir. Yani hiç kimse bir insanı Efendimiz gibi sevemez.

Varlıkları Allah'ın o sonsuz kudretinin karşısında var tutan Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki cereyandır. Bu gönlündeki cereyanın esrarını birçok maddesel hadiselerde bile görüyoruz. Galaksilerin dönmesi, güneşlerin, yıldızların birbirlerine olan cazibeleri, özellikle de atom ve çekirdeğinin seyri sırasındaki varoluş sırrı, tamamen Fahr-i Kainat Efendimizin cereyanından doğar. Bunu bir misalle hatırlatmak yerinde olur.

Bir elektron, atom çekirdeğinin müthiş manyetik cazibesi içerisinde, elips dediğimiz yumurta biçiminde yörüngede döndüğü için, dönüş çizgilerinin fizik ve geometrik zorluklarına uğrar. Yani bu elipsin merkeze uzak noktalarında hızını azaltmak, yakın noktalarda ise arttırmak zorundadır. Böyle bir çelişki, elektronun saniyede yüz bin defa atom çekirdeği etrafında dönmesi için fevkalade içinden çıkılmaz bir zorluktur.

Bu zorluğu aşmanın formülünü "manyetik chip in" dediğimiz bu dört noktaya yaklaştığı zaman elektronun çekirdeğe doğru secde eder gibi bir titreşim yapmasına bağlamaktadırlar ki, bu eletronun çekirdeği etrafındaki seyri sırasında manyetik şipin olmazsa, elektronun ya çekirdeğe hızla çarpması, ya da uzak noktalara gidince fırlayıp uzaklaşması lazım. Bu seyrini tamamlayabilmesi, yani varlığını sürdürebilmesi için manyetik chip in yapar ki, bu manyetik chip in Efendimizin bir anlamda ta "Elest"te varlıklara yansıttığı secdenin sırrıdır. Yani bir elektron Fahr-i Kaninat Efendimizin talimatı ile secde ettiği için eşya vardır. Bunları taht-ı tasarrufuna alan kalb-i Muhammedinin bizim için en iyi bilinmesi lazım gelen sırrı, ilk insandan son insana kadar bütün insanların Cenab-ı Hakka karşı yaptıkları her türlü harekatın iyi yanıyla da, kötü yanıyla da kalb-i Muhammediye aksetmesidir. Bu, çok müthiş bir olaydır.

Fahr-i Kainat Efendimizin gönlüne yansıyan bu hareketler onun şefkati ile yoğrularak tekrar insanların kurtulmasına sebep olur. Bir 'mü'minin yaptığı bir hatada Fahr-i Kainat Efendimizin duyduğu üzüntüyü hissettiğiniz zaman, o mü'minin iman cereyanı, Fahr-i Kainat Efendimize sevdası devam ediyorsa kalb-i Muhammediden yeniden cereyan vererek onu düştüğü yerden kurtarır. Binaenaleyh, kalb-i Muhammedi dediğimiz zaman, özellikle mü'minler açısından bir noktayı çok iyi bilmemiz gerekir.

Kalb-i Muhammedide bütün eşyanın nizam bozukluklarından Fahr-i Kainat Efendimiz rahatsız olur. Yani bir galaksinin dönüşünde bir arıza olsa kalb-i Muhammedi rahatsız olur. Çünkü Cenab-ı Hakka karşı bir tarz kefil olduğu eşyanın, İlahi nizamdaki rakslarındaki güzelliği seyretmek Allah'a büyük bir rıza, büyük bir zevk vermektedir.

İşte Fahr-i Kainat Efendimiz, bu İlahi sevdanın bir an, çok ufak da olsa bir noktasında hırpalanmasından çok müteessir olur. Onun için bir mü'minin yaptığı her harekette Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünü üzüp üzmediğini çok iyi hesap etmesi lazım gelir. Bizler, yaptığımız hatalarda karşılıklı özür dileriz. Bunun çok ötesinde her yaptığımız hatada Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünde özür dilememiz lazım gelir. Çünkü asıl üzülen, müteessir olan odur. Bizlerin üzüntüleri sûnidir, aldatıcıdır, yalancıdır, icabında nefislerimize yöneliktir. Ama, Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki üzüntüler doğrudan doğruya rıza-yı İlahinin, mukaddes zevk-i İlahinin zedelenmesi. yahut da azalması tarzındaki üzüntülerdir ki, bunlar çok mühim hadiselerdir.

Bu nedenle gerek Allah'a karşı, gerekse ahlak-ı Muhammediye karşı bir hata yaptığımız zaman, mutlaka kalb-i Muhammediden özür dilemeli, onun o üzüntüsünü silebilmek için elimizden geldiği kadar gayret göstererek tekrar ahlak-ı Muhammedi halkasına, ahlak-ı Muhammedi çizgisine dönebilmemiz lazım.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki