Çarşamba, Şubat 21, 2007

Efendimizin Görmek İstediği İnfâk Tarzı

Asr-ı Saadetteki Efendimizin muhabbetini kazanmış yücelerimizin tümü infâk ustasıdır. Çünkü Asr-ı Saadetteki mü'minler üzerinde, "Bu namaz kılıyordu, bu kılmıyordu" diye tartışmak mümkün değil. Hepsi namazın, ezanın saatini büyük bir hasretle, bir sevgiliye kavuşmak gibi büyük bir huşûyla beklemekteydiler. Bu namaz ibadetinin yanında bir tercih noktası ancak infakla mümkündür. Asr-ı Saadette Efendimizin sevdiği insanların, dostlarının sırrı infâktır. Gerek dört halife, gerekse Ashab-ı Güzin şüphesiz ki en baştadır. Ehl-i Beyt infâklarıyla meşhurdur.

Hz. Resulullaha benzemenin zorluğunu göze alırsak onun sevdiklerine benzemenin yollarını aramak lazım ki, inşaallah biz mü'minlere bu sır nasip olur. Attığımız her adımda, soluduğumuz her nefeste Efendimize sevimli gelecek bir çareyi aramalıyız. Bu çareyi nasıl bulacağız? Efendimize karşı gönlü coşturarak, aşkla galeyana gelip Efendimizin 14 asır önce görüntü gibi görünen, aslında her zaman var olan görüntüsüne nasıl yaklaşacağız, bu olay bir olay değildir. Mü'minliği tescil ettirmenin yolu hepsi birer infak ustası olan Fahr-i Kainatın yakınlarına benzemekten geçer.

Hz. Aişe'nin Efendimize eş olarak takdiminde, namütenahi hikmetler vardır. Bunlardan bir tanesi zeka ve hafıza bakımından çok süper oluşudur, ama asıl mesele Hz. Ebubekir Efendimizin inf3ak sırrıdır. Bilindiği gibi, Hz. Ebubekir mü'minlere para dağıtmak için Yahudilere borçlanmış. Borcunu ödeyemeyince Yahudiler, Hz. Aişe'yi esir pazarında satmak istemişlerdir. Ama, bu olaya Allah karşı çıkmış ve Hz. Aişe'nin gözlerinden dökülen yaşları inci tanesi haline getirmiştir. Yahudiler de kolyesi kırıldı zannıyla incileri alıp Hz. Aişe'yi bırakmışlardır. İşte o anda Fahr-i Kainata eş olma sırrı doğmuştur.

Bunları bile bile, "Hayır, ben köşemde oturacağım. Pa­ralarımı üst üste koyacağım. Yarın belki kalp damarım tıkanır, ameliyat olmam gerekir" demekle olmaz. Bunun İslamiyetle ilgisi yoktur. Cenab-ı Hakkın tablosunda infâksız iltimas yoktur. Ve yine nefislerin çok iyi bilmesi lazım gelir ki, Cenab-ı Hak, Sûre-i Vâkıa'da, "Mü'minler evrenleri gezerken son durak olarak Cehennemi de görsünler" diye emretmiştir. Sebebi de şudur. "Eğer daha evvel görürlerse mü'minler niyaz eder cehennemi söndürür" diyedir.

Çünkü içindekiler, "Biz cahildik, cimriydik, infâk etmezdik, onun için çıkamıyoruz buradan" derler. Elbette hiçbir mü 'mine Cehenneme gitme layık görülmez, ama günahlarının büyüklüğü dolayısıyla bir Cehennem azabı varsa, buradan çıkışın anahtarı da infâktır. Çünkü infak etmişse orada kalması mümkün değildir.

Efendimizin yakınları şehitlik yarışı içindedir. Aşere-i mübeşşere emri gelmiştir. Cenab-ı Hak, “Ben 10 kişiyi Cennetime alıyorum, onlar ne yaparlarsa yapsınlar, Ben onları çok sevdim" demiştir. Ama, bu on kişinin hepsi muhtelif zamanlarda Efendimize gelmiş. "Ya Resulallah, ben ne zaman şehit olacağım?" diye sormuşlardır. Peki “Allah, Ben sizi Cennetime alacağım" diye vaad ettikten sonra bu şehitlikte yarışın ne lüzumu vardı? Aslında infâkın manevi sırrı içerisinde canını, bedenini Allah'a infâk etmek vardır. Canını infâk etmek şehadetin bir sırrıdır.

İnfâk, bir ahlak unsurudur. Eğer bir insan infâk etmiyorsa, ahlaki eksikliği var demektir. Namazda da aynı şey söz konusudur. Bir insan, kendi Yaratanına karşı alnını secdeye koymuyorsa ahlakında bir eksiklik var demektir. Namaz ve infâk ahlakın unsurlarıdır, karakter çizgisinin en derin hatlarıdır. Bu derin hatlardır ki, insana şekil verebilir. Evrende çeşitli varlıklar vardır, o varlığı temsil eden bir çizgisi vardır. İnsan varlığının temel çizgisi. ahlak-ı Muhammedi silueti, iskelet olarak namaz ve infâkla başlar.

Efendimizin ahlaka getirdiği muhteşem yorum; ahlakı, birtakım acziyetler. çaresizlikler ve korkular içerisinde bir köşeye sıkışıp kalmış olanın sessizliğinden çıkarak, ahlakı, bir gücün, insana yakışan bir haysiyetin unsuru kılmış olmasıdır. Ahlaka getirilen Fahr-i Kainat yorumunun en ciddi unsuru budur. İşte bu açıdan baktığımız zaman, ahlak-ı Muhammedinin evvela infak ve namaz unsurlarını öğrenerek ve buna elimizden geldiği kadar tutunarak, Efendimizin yaşayış tarzını ve o muazzam karakterindeki ahlak çizgilerini yakalamamız lazımdır.

Yani bir insan evvela Cenab-ı Hakka karşı acziyetini kabul edecek, Allah'ın ihtişamını, kudretini kabul edecek, sonra Cenab-ı Hakkın kendisine verdiği nimetleri başkasıyla paylaşacaktır. İşte ahlak, böyle teşekkül eder. Bunun dışında olan unsurlar, göstermelik birtakım tanımlar ahlak olmaz, mümkün değildir. Bu, gelip geçici ve o ana ait olan gösterişlerden ibarettir.

İslamda aslında ahlaka götürücü önemli bir hadise vardır. Bu hadise, Cenab-ı Hakkın kudretini çok iyi kavrayabilmektir. Eğer bir insan, Cenab-ı Hakkın kudretini hakkıyla anlayabilmişse, o insan, namaz ve infâktan sonra ahlakında bir adım daha atmış olur. Nedir o ahlakına atmış olduğu adım? Her şeyin Cenab-ı Haktan geldiğine imandır. Bütün kudretlerin hem temelinin, hem de tezahürünün sırrında Allah'ın iradesinin olduğunu kabul etmek, bir nev'i ahlakın bir unsurundan yakalamaktır. Çünkü eğer biz, hadisattaki kudretin kader unsurunu Cenab-ı Hakkın kudreti olduğunu kabul edersek, o zaman kendimiz bir mahviyet sırrına ereceğiz. İyilik olsun, beceri olsun, akıl olsun, ilim olsun, eğer birtakım yansımalar yapmışsak, bunları Cenab-ı Hakkın o akıl almaz bin bir esmasından doğan sıfatından yansıyan esrarlar olarak tanımamız ve kendimizin mutlak bir mahfiyet içerisinde hiçbir hadisede temel tercih rolünü oynamadığımızı bilmemiz lazım gelir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki