Zekât dinimizin en şaşmaz ibadet yasalarından bir tanesidir. Terk edilmesi mümkün olmayan bir zorunluluktur. Efendimizin, "Zekâtı olmayanın namazı yoktur, namazı olmayanın da hiçbir şeyi yoktur" emri mucibince yine bir tarz infâk olan malının, servetinin, kazancının belli bir miktarını her yıl tercihen Ramazan ayında muhtaçlara verme, yüce kitabımızın otuz küsur defa emrettiği bir ibadet şeklidir. Bu ibadet şeklinin bir anlamda temin edilmesi yahut birtakım mazeretlerle kazaya bırakılması da söz konusu değildir. Yani zekâtın hassasiyeti fevkalade üstündür.
Bunun için tasavvufta bir misal verirler. Hz. Ebubekir zamanında Yemame'de pek çok isyan oldu. Bu isyanların bastırılması için, o zaman çok güçlü olmayan İslam orduları sık sık Yemame'ye sevk edildi ve büyük telefat verdi. Hatta yüce kitabımız Kur'an'ın toparlanmasının sebeplerinden bir tanesi de Yemame savaşlarıdır. Çünkü Yemame savaşlarında şehit olan yücelerimiz arasında otuza yakın hafız vardı.
Derler ki; Yemame savaşlarının, daha doğrusu Efendimizin alem-i manaya teşriflerinden sonra meydana gelen. bu tarz isyanımsı savaşların nedeninde zekât yatar. Kavimlerin çoğu, "Zekâtı kaldırın, biz İslamiyetimize devam edelim, zekât bize ağır geliyor" diye isyan ettiler. Ve bundan dolayı tasavvufta, "Zekâttan sarf-ı nazar etmek mümkün olsaydı, Hz. Ebubekir otuz hafızı şehit etmezdi" derler. Yani bir anlamda Hz. Ebubekir, hafızların kaybolmasına, Kur'an'ın derlenmesinin zorlaşmasını göze alarak zekatı savunmuştur. Onun için zekâta karşı hiç kimse taviz getiremez. Çünkü İslamiyetin yansı değil tümü yaşanır.
Zekât bu özelliğiyle sanki infâktan önce geliyormuş gibi bir manzara arz eder. Ve pek çok İslam alimi de infâktan bahsederken zekâtı temel sayar. İnfâkta, "Malı olan verir" diye düşünülür. Bu, yanlıştır. İnfâk, çok geniş anlamda bir ibadet şeklidir ve ondan da kaçmak mümkün değildir. Cenab-ı Hak, yüce kitabı Kur'an-ı Kerimde en baş sayfaya Kur'an'ının hidayetini verebilmesi için infâkın şart olduğunu koymuş ve tescil etmiştir.
Bu bakımdan infâk, genel anlamda birtakım maddi yüklerden kurtulmadır. Bir insanın maddesel hayatın zorluklarından, eziyetlerinden ve hantallığından kurtulması arzın cazibesine karşı zaafıyla mümkündür. Nasıl ki, bir insan yeryüzünden bir parça yükselebilmek için bir balona binse, onun yükselebilmesi için yük atmak zorundadır; tıpkı insan da insaniyetine yükselebilmek için devamlı yük atmak zorundadır. Ne kadar çok atarsa o kadar çok yükselir. İşte infâk budur.
Yani insanlık vasfına yükselebilmek, insaniyet sınırına gelebilmek, Efendimize layık olabilmek için birtakım ağırlıkları atmak zorundayız. Bu ağırlıklar nefsimize hoş gelen şeylerdir. Nefsimize ne hoş geliyorsa onu infâk etmeye çalışalım. Sohbet etmek mi zor geliyor, sohbet edelim. Bir insana güleryüz göstermek mi zor geliyor, güleryüz gösterelim. İlmini anlatıp başkalarına öğretmek mi zor geliyor, onu. yapalım. Bunların hepsi infâkın şuuru içindedir. Ve unutmamak gerekir ki, infâk deyince, kendimizi aldatıcı perdeye bürünerek, sohbetti, güleryüzdü gibi manevi şeylerle oyalayıp, maddi yardımlardan, maddi infâklardan mahrum etmemek gerekir.
Şu halde zekât, çok şiddetli bir Kur'an emri olması dolayısıyla kaçınılması mümkün olmayan bir ibadet tarzıdır.İnsanlar infâka karşı kendilerine bir mazeret buluyorlarsa yerde çakılı kalırlar, balonları yükselmez. Ama, zekâtta bir hata işliyorlarsa çok ağır bir hüküm vardır. Eğer bir malın ve servetin zekâtı eksik verilmişse, yahut verilmemişse o malın tümü haramdır. Bu çok ağır bir hükümdür. Bir insan düşününüz ki, iyi niyetli bir Müslüman olduğunu kabul ederek mümkün olduğu kadar helal kazanmaya, haram lokma yememeye çalışıyor, ibadet ediyor, faiz yemiyor. Ama zekâtını eksik hesapladığı veya hiç vermediği zaman, tüm malı haram olmuş oluyor. Bu haram lokmaya Cenab-ı Hakkın koyduğu bu baraj, insanoğlunun zekâta ne denli ihtiyacının olduğunu göstermektedir.