Kadere rıza göstermekteki hizmetler de yine ahlak-ı Muhammedîdendir. Eğer bir mü'min gönlü ferasetle dolup, takva ve vera ile eğitilmişse, o gönül, kadere isyan şöyle dursun, her gelen kaderde bir özel hikmeti sezmenin zevkine varır. Bu, ahlak-ı Muhammedinin imanı takviye sırrıdır.
Eğer bir insan, ahlak-ı Muhammediye yaklaşamazsa. imanı tehlikede, her an sönmeye mahkum, rüzgara karşı tutulmuş bir mum gibidir. Halbuki, ahlak-ı Muhammedi onun üzerine bir fanus gibi geçer ve imanının sönmesi, geriye gitmesi mümkün olmaz. İçinizdeki o iman cevheri o kadar hassas bir şeydir ki, ufak tefek hatalarınızda bile onun sararıp solduğunu, adeta bir dengesizleşme ve sarsıntı geçirdiğini görürsünüz. Ondan korkmayınız. Bilakis feraset, vera ve takva ile takviye ederek o rüzgarları onun üzerinden alınız. Bu tarzdaki ahlakın yavaş yavaş karakterinize girmesi sonucunda vicdan dediğimiz bir İlâhi ayna teşekkül eder. Vicdanı İslamın özünden kapıp da yanlış yere kullananlar bizi ilgilendirmez. Biz doğrudan doğruya mana ilimlerinin tarif ettiği tarzda konuya yaklaşmak istiyoruz.
Vicdan demek, hadisatı Allah'ın istediği gibi aynı pencereden seyredebilmek demektir. Eğer bir insanda vicdan teşekkül ederse her hadiseyi Allah penceresinden görür. Kime yardım edileceği, kime el uzatılacağı, kendisinden uzaktaki bir insanın ızdırabını dahi sezebilme sanatı vicdan dediğimiz, yalnız Fahr-i Kainat Efendimize münhasır olan bir üstün meziyettir ki, Fahr-i Kainat Efendimiz çeşitli niyazlarıyla, Allah'a yalvara yalvara bu meziyetin bütün mü'minlere verilmesi için bizlere açık bir kapı bırakmıştır.
Vicdan bir mana çocuğudur, yani bebeklik halindedir. Yavaş yavaş gelişir, yavaş yavaş büyür. Onun için hemen hüküm sahibi olup da bu vicdanlı, bu vicdansız dememek gerekir. Eğer bir insan takva, vera ve ferasetle gönlünü ahlak-ı Muhammedide yoğuruyorsa, zaman içerisinde mana çocuğu gelmek üzeredir. O mana çocuğu vicdandır, bebek halinde gelir, yavaş yavaş gönül penceresinden İlahi muradı seyredebilir. Allah'ın neye razı olacağını, neye karşı celalinin teşekkül edeceğini apaçık görür. O mana çocuğu iyice büyüyüp de artık tamamen vücut iklimine hakim olduğu zaman, bir mü'minin faziletine ahlak-ı Muhammedîden bir rüzgarın gelmesine muhatap olmuş oluyoruz ki, bundan daha güzel bir şey yoktur.
Fahr-i Kainat Efendimiz doğduğu andan, alem-i Cemale teşrif edene kadar fazilet, vicdan verasından bir saniye ayrı kalmamıştır. Nitekim Hz. Fâtıma Annemiz bu güzelliği tercüme ederken "Ya Rabbi, bir göz açıp kapayana kadar dahi beni bana bırakma" demiştir. İşte bu, vicdanın oturduğu zaman, hangi pencereden ne mükemmelliği getireceğini gösteren bir tanımdır. Eğer bir insan kendi halinde kalırsa nefis mutlaka mana çocuğunu öldürür, takvayı da. verayı da iter. Hem de bunları iyilik yapıyorum, fazilet yapıyorum diye kendi kendini aldatarak yaptırır. Ama ahlak-ı Muhammedinin çizgileri o kadar nettir ki, Efendimizin hayatında hiçbir an, hiçbir hadise yoktur ki, Efendimizin davranışı, sözü, vicdan ışığını göstermesin. Bu özellik Fahr-i Kainat Efendimizde hiç kesiksizdir. Ondan dolayı Allah bu sırrı bize tanıtmak için Kur'an'da "İnneke le alâ huluki'n-azim" (Sen ne muazzam bir ahlak üzeresin, senin ahlakın ne muhteşemdir) buyuruyor.
İşte bu ihtişam, doğrudan vicdan dediğimiz pencerenin açılıp, Cenab-ı Hak her an ne düşünüyorsa, ne istiyorsa onu sezip, onu uygulamaya mezun olma sırrından doğar. Bunu yalnız Fahr-i Kainat Efendimiz bütünüyle başarabildiği için Allah sevgilisi olmuştur. Sonra gelen mü'minler de Efendimizin bir tarz infakı şeklinde o vicdandan, o takvadan, o güzelliklerden bir nasip alacaklardır.
Ahlak-ı Muhammedinin bütün çizgilerini karakter yapımıza sindirmek için zor gibi görülen güzellikler, aslında zor değildir. Bu çizgilerin karakter yapımıza girip bizi tamamiyle pençesine, tasarrufuna alması nefsin işine gelmediği için nefis buna karşı çıkmaktadır. Nefis, ahlak-ı Muhammediye karşı çıktığı için de, "Sanki kolay mı bunlar?" gibi bir takım mazeretlerle bizi yorar. ümitsizliğe ve gaflete düşürür.