Cenab-ı Hak, Efendimizi (a.s.m.) tanımlarken, "Ve inneke leala huluki'n-azim" (Sen müthiş güzellikte, en yüce bir ahlak üzeresin Habibim) diye tanımlamıştır. Demek ki, ahlâk-ı Muhammedi, Allah'ın zevkle seyrettiği bir tablodur.
Ahlâk-ı Muhammedî, Kur'ân'ın hayata geçirilmesidir. Kur'ân, evrenin her noktasına, her hücresine, her atom çekirdeğine sinmiş bir gerçektir. Bunun insan hayatına geçirilmesi oldukça güç bir hadisedir. Bütün evreni direksiyonunda tutan o muhteşem sırrın, insan hayatına geçirilmesi elbette ki çok zor bir şeydir . Yani siz galaksileri yöneten yasaları insan hayatına nasıl geçireceksiniz?
İşte Kur'ân'ın insan hayatına geçmesi anlamına gelen ahlâk-ı Muhammedîyi, ancak Efendimiz (a.s.m.) yaşamıştır. Yani Kur'ân'ı tümüyle, Allah'ın istediği tarzda uygulayabilen tek varlık kesinlikle Fahr-i Kainat Efendimizdir. Bütün insanlara düşen vazife ise, bunu taklit, buna benzemeye çalışmak, hiç değilse noktasından yakalayabilmektir .
İşte biz, ahlâk-ı Muhammedîyi telakki ederken Kur'ân'dan hayatımıza ne geçirebiliriz, bunu anlamaya çalışacağız. Cürmümüzce, nefsimizin hainliğinden kaçtıkça, o büyük esintiden; o Allah'ı mutlu eden evrenin en müthiş hadisesinden, ahlâk-ı Muhammedîden neler kapabiliriz; gönlümüze, hayatımıza neler sindirebiliriz, bunu anlamaya çalışacağız.
Ahlâk-ı Muhammedî dediğimiz zaman bir anlamda Efendimizi (a.s.m.) anlatmak, anlamak, bir anlamda da onun bize naklettiği kısımları, yani bizlerin mükellef olduğu kısımları kavramak mümkün olacaktır. Bu iç içe bir hadisedir. Efendimize (a.s.m.) büyük bir hasletle benzemeye çalışacağız, fakat onun erişilmez olduğunu bileceğiz. Bu çok önemli bir şeydir. Çünkü bir çok dini uygulamada, yahut dini kavramlarda, hatta tasavvuf alemindeki birtakım yorumlarda ahlâk-ı Muhammedînin aynen yaşanabileceğine inanmak gibi bir yanlış vardır. Bu mümkün değildir. Yani hiç kimse Efendimizin (a.s.m.) aşkını taşımadığı için, Allah'la olan alışverişinde o noktaya gelemez. Çünkü o, Allah'ın özündeki, Zatındaki bir sırrın tecellisidir. Kalb-i Muhammedî'ye intişar eden, yansıyan Zât-ı İlâhîdir. Zât-ı İlâhînin tecellileri yansımıştır. Binaenaleyh, hiç kimse Allah'a bu kadar yakın olamayacağı için, ahlâk-ı Muhammedîyi bütünüyle kavrayıp yaşayamaz. Ama, yaşayamayız diye tembellik yapmamızı veya ümitsizliğe kapılmamızı da Efendimiz (a.s.m.) kabul etmiyor.
Efendimizin, "Beni seven arkamdan gelsin" emrini bir anlamda şöyle kavramak lazım. Bir ordu kabul edin. Bu ordunun bir kumandanı vardır, o kumandanın namütenahi planları, zekası, kabiliyeti, sonsuz cesareti vardır. O ordudaki bir er, bu kumandanın arkasından yaptıklarını yapmak zorundadır, ama hiçbir zaman ne kumandanın planlarını anlayabilir, ne de kumandanın cesaretine erişebilir. O nedenle Efendimizin arkasında bir nefer olmak gerektiğini bilmek her mü'minin vazifesidir. Bu vazifeden, ahlâk-ı Muhammedî vazifesinden, Efendimize benzeyebilme çabasından hiç kimse kendini soyutlayamaz.
Buradaki bir incelik tasavvuf edebiyatına geçmiş. Hani karınca bir dağın başında, "Ben hacca gidiyorum" demiş. "Nasıl gideceksin, şu halinle, şu cürmünle, şu süratinle?" dedikleri zaman, "Hiç değilse yolunda ölürüm" demiş.
İşte bizim de hayat gayemiz bu olacak. ahlâk-ı Muhammedîye erişmek, onu sezmek, ona kavuşmak mümkün değil, ama biz ,o yolda karıncanın hacca gitmesi kabilinden gayret sarf etmeye mecburuz.
Yine Feriduddin Attar Hazretleri, Mantıku't-Tayr'ında, "Bütün kuşlar Kaf Dağına gitmek için yola çıktılar ve kimisi rüzgardan döküldü, kimisi yorgunluktan, kimisi mecalsizlikten döküldü, ama bu sefere hep beraber çıktılar" diyor. Biz de bu sefere hep beraber çıkacağız.
Kaf Dağı diye temsil ettiği şey İlâhi güzelliktir. Ona yaklaşabilmek için. Allah'ı tanıyabilmek, Allah'ı beraber yaşayabilmek için ahlâk-ı Muhammedi yoluna çıkmak şarttır. Yolun çok zor olduğunu bileceğiz, ama imkansız olmadığını, bu sefere çıkmaya mecbur olduğumuzu idrak edeceğiz.
Ahlâk-ı Muhammedîye bu pencereden baktıktan sonra, onun uygulamada kolaylaşacağını ve iyi niyetle, ihlâs ile yola çıktığımızda Resulullah'ın (a.s.m.) bize kol kanat gereceğini ve İslam yücelerinin bize sık sık yardımcı olacağını bileceğiz.
Yani biz o yolda düşeceğiz, mecalsiz kalacağız, aç kalacağız, susuz kalacağız, neredeyse ölüyoruz sanacağız. ama bir de bakacağız ki, bir ashabın, bir veliyyullahın sırı kolumuza girmiş, bizi tekrar yürütmeye devam ettiriyor.
Onun içindir ki, nefsin bütün mel'âinetine, nefisler birliğinin ortak pisliklerine, şeytanın bütün hainliğine rağmen, biz ahlâk-ı Muhammedî yolunda yalnız değiliz. Bize sahip çıkan çok yüceler var. Onların sırrı, kainattaki bütün şerlerin çok üstündedir. Bütün mesele, gönüle bu sevgiyi, Muhammed (a.s.m.) zevkini aşılayabilmektir. Eğer biz ona olan hayranlığımızı, sevdamızı gönlümüze yerleştirirsek, olmaz denen bu şeyi belli ölçüde, bir biblo taklidi şeklinde dahi olsa kazanabiliriz.
İşte bütün mü'minlerin amacı olan Cennete gitmek, huzur-u İlâhîde mahcup olmamak, ancak ahlâk-ı Muhammedîden bir damga taşımaya bağlıdır. Hiç kimse Cennete ahlâk-ı Muhammedîden bir damga taşımadan giremez. Çünkü Allah evrenin güzelliklerini, sevgilisi Fahr-i Kainat için özellikle yaratmıştır. Cennet, evrenin güzelliklerini temsil eden bir mekandır. Kendi sevgilisi için yarattığı bu mekana, o sevgilisine zerre kadar dahi olsa benzemeyeni almaz. '
Hiç kimse kendisine göre bir Cennet motifi yaparak kendisini oraya koyamaz. Ama bu sonsuz güzellikleri, Sûre-i Fâtır'da da bildirilen "Adn" katlarındaki sonsuzluklar yarışı, mânevi yarışı kazanmanın zevki içerisinde Efendimize mümkün olduğu kadar yakın katlara gitmek ayrı bir sırdır. Cennet temelde ahlâk-ı Muhammedîden mutlaka bir zerre taşımakla paraleldir.
Ahlâk-ı Muhammedîden bir zerre taşımak ise öyle sanıldığı gibi çok cüz'i, taklit ibadetler yaparak olmaz. Fahr-i Kainat Efendimizin özünden bize emrettiği hikmetlerle olur.