Pazartesi, Şubat 19, 2007

Sünnetlere Riayetin Anlamı

Bütün mü'minlerde 1400 senedir gelen bir heves vardır: Efendimize (a.s.m.) benzemek, Efendimizin yaptığını yapmak... Sünnet dediğimiz hadise zaten budur. Efendimizin yaşam tarzına uyum. Ama, biz bunları 1400 yıllık zaman dilimi içerisinde öyle ihmal etmiş, öyle zaafa uğratmışız ki, mesela sünnet deyince kala kala bir sakal bırakmak kalmış. Halbuki sünnetler ahlak-ı Muhammedinin çok önemli unsurları, Efendimizin ahlakı olarak çok büyük hadisedir.

Bir insanın yalnızken yemek yememesi. eline geçen bir nimeti bir mü'minle paylaşması bir ahlak-ı Muhammedîdir. Bu olaylar o kadar önemlidir ki, eğer bir insan kendini sünnete adamak için yola çıkmışsa, kendi önüne gelen bir yemeği yalnız yiyorsa, sünneti katletmiştir.

Ahlak-ı Muhammedi unsuru içerisinde Efendimizin hayat tarzını çok iyi anlamak lazım. Bunun için de şüphesiz ki, Efendimizin hayatını çok iyi anlamak ve bunları klasik bir kitap inceliğinde bir biyografi gibi telakki etmemek lazımdır. Her birisinde ayrı bir incelik olduğunu, her birisinin ayrı bir hikmeti olduğunu bilmek lazım.

Efendimiz yoldan geçerken bir taşı alıp da kenara koymuşsa, bunu mütalaa ederken sıradan bir hadise olarak göremeyiz. Bu. insanlara hizmet etmenin bir işaretidir. Çünkü o taşı Efendimiz kaldırmasaydı, bir mü'min geçerken ayağı tökezleyebilirdi. Bu ne demektir? "Ey mü'minler! Mü'minleri daha rahat ettirecek her türlü davranışa mecbursunuz. Ben bir peygamberken bu taşı aldım, kenara koyuyorum." Arkasından gelen Ashab, zaten o taşı kaldırırdı, ama kendisi bunu yaparak ahlak-ı Muhammedi repertuarına geçirdi.

Eskiden yaşlılar yoldan geçerken ne bulurlarsa alır, bir köşeye koyarlardı, bastonlarıyla atarlardı. Belki zaaf göstere göstere bugün bu noktaya gelinmiştir. Sünnetleri, Efendimizin davranışlarını uygulamaya çalışmak, bir ahlak-i Muhammedi unsurudur. Ahlak-ı Muhammedide teferruat yoktur, hepsi birbirinden önemlidir.

Sünnet-i Muhammedi nedir? Sünnet-i Muhammedi şekilde değil, özdedir. Efendimiz gibi tolerans sahibi olmadıkça, Efendimiz gibi infak zevki taşımadıkça. Efendimiz gibi affedici olmadıkça, Efendimiz gibi merhametli olmadıkça sünneti taklit etmiş olmayız.

Hoşumuza giden bazı davranışlar vardır. Mesela cesaret, hatta bunu şecaat, yani kahramanlık şeklinde de telakki edebiliriz. Bunlar aslında dışarıda var da, Efendimiz bunları tatbik ediyorsa sünnet olur diyemeyiz değil. Bütün güzel şeyler Efendimize aittir. Cesaretin menşei ve membaı Fahr-i Kâinattır.

Dünyadaki bütün fesatları bir de Efendimizin gözüyle seyrediniz. Biz sanıyoruz ki; İslamiyet çıktığı zaman büyük bir gayretle kısa zamanda yayılacaktı, ama 12 sene gecikti, yayılamadı. Biz böyle mütalaa ,edip ,de ,Efendimizin buradaki sebatını, direncini göz önüne alırız. Hayır, Efendimiz bütün hadiseleri görüyordu. 12 sene bu hain insanoğlunun karşı çıkacağını biliyordu. Ama. buna rağmen Efendimiz cesaretle çıktı. Kendisinin etrafında onu öldürmek için yapılan tertiplerin hepsini seyrediyordu, ama hiç korkusu yoktu. İşte cesaretin kökü, özü Fahr-i Kainatın gönlüdür.

Hiçbir şeyden yılmamıştır. Ne şeytanın tertibinden, ne de insanların bir araya gelerek bir tarz Uhud'daki gibi oyunlarından yılmıştır. Fahr-i Kâinat Efendimiz Uhud Savaşını Miraçta seyretmiştir. Ebu Dücane'nin kılıcının eğilişini. Hind'in hilelerini seyretmiştir. 0, gönüldeki cesaretin özüdür. Cesareti dışarıda bir hadise gibi düşünmeyin. O, bunun mucididir. Onun dışında gördüğünüz şeyler cesaret değil, kavgacılıktır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki