Üç çeşit namaz vardır. Taklit namazı, hakikat namazı be Miraç namazı. Çoğunluğun kıldığı namaz, taklit namazıdır. Buradaki taklitten maksat, Miraç namazına ve hakiki namaza kıyasen taklittir. Mürailerin kıldığı, kabul olmayan namazlar vardır ki, onlar bu sınıfa dahil değildir. Bildiğimiz ve hepimizin kıldığı namaz, Miraç adına kılınan namazdır.
Fahr-i Kainat Efendimiz, "Mü'minler de Senin huzuruna gelsin" dediği zaman Cenab-ı Hak, "O zaman namaz kılsınlar" buyurdu. Demek ki, asıl namaz odur. Ama, bunu hepimiz hissediyoruz ki, Miraca ulaşamıyoruz. Ulaşamadığımıza göre o Miraca kıyasen Cenab-ı Hakkın verdiği emri takliden yapıyoruz demektir. Makbuldür ve mükellef olduğumuz, puan aldığımız ve sevabımıza eklenecek olan bu namazdır.
Gerek taklit namaz olsun, gerek hakiki namaz olsun, bunların tek bir cinsi yoktur. Taklit namazın da daha zayıfı vardır. Hakiki namazın da daha kuvvetlisi vardır. Yani yan yana, nokta nokta, merdiven merdiven çıkaran bir yücelik sırrıdır namaz. Onun için taklit namazı kılarken dahi, birinci gün kıldığımız namazı, ikinci gün daha iyileştirme yükümlülüğü altındayız. Kaldı ki, Cenab-ı Hakkın Kur'an'da emrettiği, "Namaz aşırılıklardan korur" hükmü, bizzat bizim kıldığımız, taklit namaz diye tanımladığımız, namaz için de geçerlidir.
Binaenaleyh bir mü'min, adabına, erkanına uygun olarak namaz kıldığı takdirde bu namazı da hafife alınmamalıdır. Bu çok güzel bir hadisedir, en azından sünneti taklittir. Bu açıdan baktığımız takdirde namaza verilen önemle, taklit namazın arınması, durulması ve hakiki namaza yaklaşması, bir noktada hakiki namaza dönüşüvermesi bir terakki meselesidir. Her mü'min namazını mümkün olduğu kadar her geçen gün biraz daha gerçeğe yaklaştırmalı, bir adım daha mesafe kazanmalı, en azından namazda duyduğu huzuru daha kuvvetli hissetmeye çalışmalıdır.
Ahlâk-ı Muhammedi konusu anlatılırken üzerinde durulacak önemli noktalar vardır. Bir mü'min, en büyük zikir olan namazın, "Sübhane rabbiye'l-ala ve sübhane rabbiye'l-azim" zikirlerini ve "Allahu ekber" zikirlerini namazda çok net hissetmelidir . Yani bunları dudağının arasında yuvarlamamalıdır. Eğer bunları dudağının arasında yuvarlarsa taklit namazı da en aşağı mertebeye çekmiş olur. Yani yücelme mecali bırakmaz.
Yine namazın önemli ritmi olan, hatta özü olan Fâtiha'yı çok ciddi ve sıcak olarak okuması lazım ve mutlaka manasını bilmesi lazımdır. Fâtiha'nın manasının bilinmemesini hoş görmek mümkün değil. Bu çağda, küçük görmek için söylemiyorum, bir hamal bile bir buzdolabının tutulacağını, bir radyonun nasıl taşınacağını üzerindeki İngilizce tabirIeri çözerek biliyor. Yani artık herkesin, hayatın her safhasında çeşitli lisanlardan kelimeler öğrendiği çağda, Allah'ın huzuruna çıkıp da onun emrettiği, “-Bana bunu oku" dediği Fatiha'nın manasını bilmeden okumak çok abes olur.
Ayrıca "et-tahiyyatü" duasının da sağlam okunması, sıcak okunması ve manasının bilinmesi gerekiyor. Bu ikisinin üzerinde durarak, taklit namaz dediğimiz günlük namazlarımızı terakki ettiren hakiki namaza çevirebiliriz. Şüphesiz ki, bazıları için aşırı titizlik gibi görülen namazın erkanı, ona karşı duyulan saygı bu söylediğim kaidelerle birleştikten sonra daha bir olgunluk kazanır. Yani bize çok önemli değilmiş gibi görünen, mesela; seccadenin düzgünlüğü, kıblenin tekrar kontrolü, farz kılarken getirilecek kamet dahi namaza biraz daha titizce hazırlandığımız için Allah tarafından bir yakînlik fırsatı doğurur.
Bütün bu ölçüler içerisinde insanoğlu, Fatiha'nın emri ve sırrı iktizasıyla, Fâtiha'nın namazda canlanması iktizasıyla yavaş yavaş "Sırat-ı Mustakim"e ulaşmayı talep ede ede, -Sırat-ı Mustakim" le arasında bir sıcaklık doğar. Bu sıcaklığın kurulması da namazda canlanan Fâtiha sırrı içerisinde, Fâtiha'nın dördüncü ayetinde saklıdır.
Bu dördüncü ayet, "iyyake na'büdü ve iyyake nes'tein (Senden başkasına kulluk etmem ve Senden başkasından yardım dilenmem) cümlesidir. Bu ayete sadakati günlük hayatımıza geçirmemiz lazım. Bir insan, "Benim namazım bir türlü gelişmiyor" yahut, "Hakiki namazı ne zaman bulacağım?" diye kendi kendine düşünüyorsa, şapkasını önüne koyup, "İyyake na'büdü ve iyyake nes'tein"e olan sadakatini gözden geçirmelidir. Eğer bu sadakati ölene kadar gösteremezse, belki bir ölçüde namaz borcunu ödemiş olur, ama hiçbir zaman hakiki namaz kılmış olmaz. Fâtiha'nın canlılığının simgesi olan "İyyake na'büdü ve iyyake nes'tein" sırrına riayetle, mutlaka her geçen gün terakki etmek lazımdır.
"Senden başkasına kulluk yapmam" demek, kelime-i tevhid sırrıdır, yani bir anlamda "La ilahe illallah” sırrıdır. "Allah'tan başka hiçbir güç yoktur, ancak ve ancak O vardır" dediğimiz zaman bunu içimize sindirmemiz ve uygulamamızda göstermemiz lazım. Paraya, çevreye, evIad-ı iyale, aklınıza gelen her türlü dünya çekiciliğine karşı kulluk yapmak namazı öldürür.
Rahmetli Şemsettin Yeşil anlatmıştı: Cenab-ı Hak huzuruna duran her kuluna sahne-i alemi açar, hiçbir istisna tanımadan seyyanen İlahi perdeyi aralar. Bu tabii şartlara uymak, abdestin, necasetten temizliği tam yerine getirmek şartıyla olur.
"Allahu ekber" deyip, iftitah tekbiri dediğimiz tekbir-i tahrim (dünyayı kendisine haram eden tekbir) ile Allah'ın huzuruna durduktan sonra, o kulu kim olursa olsun, Allah, perdesini açar ve melekler o namazı zevkle seyreder. Ta ki, "iyyake na'büdü ve iyyake nes'tein" ayetini okuyana kadar. Bu ayeti okuduğu zaman eğer söylediği sözlere sadıksa İlahi perdenin açıklığı devam eder ve ondan sonra gelen beşinci ayet, "İhdina's-sırata'l-mustekim" tahakkuk eder. "Beni doğru yola hidayet eyle” niyazı huzur-u İlahiye ihtiram edilmiş, sunulmuş olur ve kendisi Allah caddesine geçirilmiş olur. Ama, "İyyake na'büdü ve iyyake nes'tein"de sahte ise Allah'ın perdesi kapanır, yani melekler o perdeyi kapatır. Ondan sonra yatar, kalkar, durur.
"Namaz aşırılıklardan korur" hikmetinin en büyük mucizevi sırrı, bu dördüncü ayettir. Bir insan eğer para pula, herhangi bir güce, çevre putuna kulluk etmezse, onun "Sırat-ı Mustakim"e hak kazanma şansı doğar. Elbette bu, söylediğimiz tanım bir kafes tanımı gibidir. Yani üstü betonla kapanmış bir tanım olarak kabul etmemek lazım. Allah'tan gayrısına kulluk etmemek de mertebe mertebedir. Bir, tamamen adileşerek paranın pulun önünde kendisini maddeye tapan bir hale getirmek vardır, bir de paraya karşı zaafı olmak vardır. Bu ikisini birbirinden insafla ayırmak gerekir. İnsanın birtakım hataları, birtakım zaafları olabilir. Günde beş vakit namaz, günlük hayatımız içerisinde biz bu zaaflarımızı azaltalım diye farz kılınmıştır.
Öğle namazını kılmış bir insan, "İyyake na'büdü ve iyyâke nes'teîn"i söyledikten sonra kendi kendine, "Ben hata ettim galiba. Az önce falan yerde paraya kulluk ettim, zaaf gösterdim" deyip bunu atar, ama ikindiye kadar bir başka açıdan kulluk yapar, mevkii olan birine mürai davranırsa, çevredeki birtakım insanlardan çekinerek, kendi İslâmlığını neredeyse kafese sokmak isteyen bir aptallık gösterirse, bunun da tevbesini yaparak ikindi namazına gelmesi lazımdır.
Bir mü'minin, "İyyake na'büdü ve iyyake nes'tain"i devamlı surette bir motif gibi işlemesi lazımdır. İnsanları aşırılıklardan koruyan, nefsin önüne, bir tarz nefsin arkasına tabi olmak zilletinden koruyan, namazın bu sırrıdır. İnsaf ile düşünecek, "Ben Allah'ın huzurunda, 'Senden başkasına kulluk etmem, Senden başkasından yardım dilemem' dedim, ama her türlü maddi şeylerden yardım diledim" gibi, kendi kendine süper bir gönül eğitimi, süper bir beyin yıkaması sağlayarak namazın içerisindeki bu devamlılığı ve sonunda taklit namazı olgunlaştıra olgunlaştıra gerçek namaza çevirmeyi öğrenecektir.
Taklit namazın gerçek namaza dönüşümü de Fâtiha anahtarında aramak lazım. Gerçek namaz, tam bir motif değildir. Yavaş yavaş intikal eden bir motiftir. Gerçek namaza, en altındaki merdivene basarak başlarız ve yavaş yavaş o, birdenbire ışıklanarak bizi kavrar. Gerçek namaz iyice tahakkuk ettiği zaman, anlamaya lüzum yok, kendiliğinden belli olur. Yani namazın her şekliyle Allah huzurunda olmak olayı söz konusudur. Allah huzurunda olduğunu fark edemezse taklit namaz, fark ederse gerçek namaz olmuş olur ki, gerçek namaz tam teşekkül ettiği zaman onu zaten fark eder. Onda Rabbinden başkasını düşünemez, o anda Rabbinden başka cazibe kendisini etkileyemez.
Buradaki hikmet yine "Tekbir-i tahrimi" dediğimiz ilk tekbire geliyor. Çünkü biz namaza dururken, elimizi kulağımıza götürdüğümüzde Cenab-ı Hakka elimizin sırtıyla, "Dünyayı bıraktım", avucuyla "Sana yöneldim" diyoruz. Bunun uygulaması, ancak gerçek namazda olabiliyor.
Gerçekten "Tekbir-i tahrimi"i yaptığımızı, dünyayı tamamen terk ederek İlâhi huzura geldiğimizi anladığımız zaman, bunun ayrı bir delili yoktur. Yalnız buraya geçiş safhasını, özellikle gerçek namaza başlangıç halindeki hadisatı bilmekte fayda vardır ki, insan kendi kendini kontrol etmiş olur. Bu da üç noktada tebellür eder.
Bunlardan bir tanesi, Fâtiha'nın dördüncü ayeti ve okuyuştaki sadakattir. Artık o, sağa, sola, hâdisata, maddeye kulluk yapmaktan vazgeçmiştir ve bunu hisseder. Artık onun için paraya pula, çevreye, kendi nefsine kulluk yapma hadisesi bitmiştir veya bitmek üzeredir.
Gerçek namaza geçişin ikinci şartı, infakının artmasını hissetmesidir. Eğer bir insan namaz kıldığı süreçler içerisinde gittikçe artan bir infaka sahipse, vücut iklimindeki buhûl pisliği eriyorsa, o artık gerçek namaza. geçmeye başlamıştır. Ama, böyle olmuyorsa, hiç kimse gerçek namaza geçeceğim diye heveslenmesin. Eğer infakı artmamışsa mümkün değil.
Üçüncüsü ise rükûda zuhur eden hâdisattır. Gerçek namaz başladığı an, ilk ışığını rükûda gösterir. "Sübhane Rabbiye'l-azim" dediği zaman, bütün vücudunun, zihninin gönlünün Allah'ın azameti karşısında adeta tir tir titrediğini hisseder. Bu da gerçek namazın üçüncü belirtisidir.
Bu üç belirti bir arada bir mü'minde zuhur etmeye başladığı zaman gerçek namaza intikal ediyor demektir. Bu intikalinde şüphesiz ki, daha önce kıldığı namazlara nazaran daha şiddetli bir titizlik, daha, bir hasret, ezan vaktine karşı büyük bir bekleyiş zuhur edecektir. Dolayısıyla taklit namazında gördüğü arızaların hiçbiri kalmayacaktır.
Cenab-ı Hakkın müsaade ettiği "Sırat-ı Mustakim"de, o Allah’a giden yolda kendi güzelliklerini, Cenab-ı Hakkın kendisine verdiği güzellikleri fark etmeden güzelliği yaşamayı öğrenecektir. Bu çok önemlidir. Herkes sanıyor ki, gerçek namaza geçtiği zaman bir mertebe kazanacak. Bir defa bir mü'minin böyle bir mertebe beklemesi yanlıştır. Zaten gerçek namaza geçmeye mecburdur, yani bu bir derece, yahut uçuş hadisesi değildir.
Taklit namazın arızasız, hatasız kılınan cinslerinde melekler genellikle bir mü'minin namazına iştirak ederler. Taklit namazda bir mü'min bunu hissetmezken, gerçek namaza geçtiğinde meleklerin bu iştirakini hisseder. Bu da gerçek namazın doyumunu, güzelliğini ve hazzını arttırır. İşte burada insanoğluna düşen en büyük vazife, "Rabbim bu haz, bu güzellik Sana ait, çünkü ben Senin caddendeyim. Eğer bu caddede bir ışık varsa bu Sana ait, caddeye ait. Ben elektrik feneriyle gelip yolumu bulmuş değilim" diyebilmesidir. Bu, çok önemli bir şeydir.
İnsanoğlu namazdan gurura doğru gitmek gibi bir gaflete düşmemelidir. Bunu gurur vesilesi yapmak, hele hele gerçek namaza yaklaştıkça ondan doğan hüşuun, ondan doğan hazzın Rabbine ait olduğunu mutlaka bilmek lazım. Eğer bunu bilmezse gerçek namaz yeniden solarak, taklit namaza döner.
Kulun, bir nimeti avucunda tutabilmesi için mahfiyette ısrar etmesi lazım. Yani yoklukta ısrar etmesi lazım. Bir kul, mahfiyete, fakra sığınmazsa bulduğu bütün nimetleri sırayla kaybeder. Gerçek namazın en büyük hususiyeti, belli sınırları aşarak, belli merdivenlere basarak yücelmeyi kendine ait bir meziyet değil de, Cenab-ı Hakkın lûtfuna ait bir keremi olduğunu düşünmektir. Çünkü mü'min namaz kılmazken ne kadar gaflet ve aptallık içinde olduğunu fark etmeyebilir, ama namaz kıldıktan sonra onun ne kadar yanlış olduğunu anlar.
İşte taklit namaz kılan bir insan gerçek namaza geçtiğinde, bir evvelki namaza nazaran, gerçek namazdaki hazzı hissettiğinde hemen tekrar mahfiyete dönüp, "Aman ya Rabbi, eğer bana kalsa ben namaz da kılamazdım, taklit namazdan gerçek namaza da geçemezdim. Bu,
tamamen Sana ait bir nimet ve hazdır" demelidir. Çünkü Allah bunu böyle söylememizi bize "Sırat-ı Mustakim"i tarif ederken veriyor: "Ben seni bir yola getiriyorum. O yol ki, nimet verdiklerimin yoludur" diyor.
Eğer Fatiha'da "ihdina's-sırâtâ'l-mustekîm" dedikten sonra süre tamamlansaydı mesele yoktu. “Sırat-ı Mustakim”e girdin, avantajlı duruma geçtin diyebilirdi. Ama, Allah, “sırat-ı mustakim"in ne olduğunu tarif ediyor.
Cenab-ı Hak, "Sırat-ı mustekim, Benim nimet verdiklerimin yoludur ve nimet Bana aittir, size ait değildir. Bu yola siz çabanızIa gelmediniz. Belki gönül niyetiniz etkili olmuş olabilir, ama asıl sırrı 'iyyake na'büdü ve iyyake nestein' motifiyle işleye işleye bu niyetinize karşılık size Ben bu nimeti verdim" buyuruyor.
Onun için insanların, gerçek namazda bulduğu hazzı veyahut bulduğu "sırat-ı mustakim"i tamamen Rabbine rücû ettirmeleri lazım.
Onk.Dr.Haluk Nurbaki