Çarşamba, Şubat 21, 2007

Kalb-i Muhammedînin Sırrı

İşte kalb-i Muhammedinin esrarına yakalanmış bir mü'min ve yine kalb-i Muhammedinin sırrını anlamış iki evlad-ı Resülden size örnek verdim. Kalb-i Muhammedinin cereyanını taşıyabilmek. ona layık olabilmek öyle kolay bir hadise değildir. Ama bizlerin bilmesi gereken şey. kalb-i Muhammedinin varlığı bizleri maddede de. manada da ayakta tutar. Eğer biz bu şefkat-i Muhammedinin dışında kalacak şekilde çirkinleşecek, olursak en büyük bahtsızlıktır ki. Yüce Kitabımız bunu. "Nasipsizler, mağdûbinler. gazaba uğrayanlar" olarak tanımlamıştır.

Kalb-i Muhammedînin esrarı içerisinde en büyük İlahi sır, şüphesiz ki, sevdadır. Fahr-i Kainat Efendimizin kalb-i Muhammedîsindeki bu muhteşem esrarın asıl özü sevda-yı İlâhidir. Çünkü Allah'ı sevmek konusunda hiç imse kalb-i Muhammedinin sırrını anlayamaz da. yaklaşamaz da...

Fahr-i Kainat Efendimiz bu kalb-i Muhammedîdeki mahviyetten bulduğu, zatiyetin tecellisinden elde ettiği akıl almaz müthiş gönül cereyanını doğrudan doğruya Allah'a yönetmiştir. Gönüldeki bu cereyana tahammül etmek de mümkün değildir. Çünkü o sevgi doğrudan doğruya Allah’ın kendisine olan iştiyakını temsil etmektedir. Allah kendi güzelliğine aşık olduğundan onu seyretmek için alemleri yaratmıştır. İşte bu yaratılışın özü kalb-i Muhammedide Allah güzelliğini seyrederek ona büyük bir potansiyeli ile yaklaşmak anlamına gelmektedir. Bundan dolayı Allah'ı anlamak, sezmek, hatta yaşamak, yalnız kalb-i Muhammediye has bir hadisedir.

Ondan gelecek ufacık ışıklar, bizi Allah'a imana, Allah'ı sevmeye sürükleyen tek çaredir. Kalb-i Mahammedînin bu sırrı, Allah'a olan o büyük iştiyak içerisinde varlıkların nizamlı, ahenkli bir şekilde Cenab-ı Hakka niyaz etmeleri, hamd etmeleri, zikir etmeleri kalb-i Muhammedinin adeta gıdasıdır.

Herhangi bir zikir zuhur ettiği zaman, ister melekler katında olsun. isterse mü'minler katında olsun, kalb-i Muhammedî büyük sürur bulur. Bu sürur içerisinde bu zikrin devamı Allah sevdasının Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünde büsbütün parlamasına. büsbütün ihtişam bulmasına sebep olur. Fahr-i Kainat Efendimizin arzdaki, yani dünyadaki beşeri hayatını tanımlarken zihinlere durgunluk veren bir tanımı vardır. Bu tanımı size anlatmak istiyorum. Çünkü bu tanımla yaklaşabileceğiz sevda-yı Muhammedi'ye, sevda-yı İlâhinin Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki ihtişamına...

Fahr-i Kainat Efendimiz buyuruyor ki; "Benim bu dünya hayatım, çölde yürüyen. yorulan bir insanın bir ağaç altında istirahati gibidir."

Bizler İslam tarihinden ve tasavvuf aleminden biliyoruz ki, Fahr-i Kainat Efendimiz özellikle 23 yıllık hayatı içerisinde hem mü'minler, hem de Kur'an'ın intişarı için ne meşakkatler çekmiş, ne büyük gayret sarf etmiştir.

Hakikaten Fahr-i Kainat Efendimiz, alemlerdeki bütün nizamın, bütün cereyanın, bütün zikrin içerisindeki kalbi Muhammedîdeki şiddetli İlahi sevdayı anlatıyor. Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünde her zikrin Cenab-ı Hakka intikalinde bu İlahi sevda tutuştukça Fahr-i Kainat Efendimiz tahammül edilemeyecek bir aşkın güzelliği altında erimektedir. Onun içindir ki dünya hayatındaki bu 23 yıllık öykü Fahr-i Kainat Efendimiz için bir dinlenmedir.

Bu dinlenme Fahr-i Kainat Efendimizin özel görevle dünyaya teşrif etmesi dolayısıyla adeta büyük zaman dilimi içerisinde, birkaç saniyelik bir istirahat gibidir. Fahr-i Kainat Efendimizin alem-i manaya yansıması halinde nasıl ki, ashab ve yakınları çok büyük bir yangınla, çok büyük bir üzüntüyle bu hadiseyi seyrettilerse, alem-i manaya yansıması adeta bir anlamda bütün eşyanın yeniden can bulması gibi oldu. Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki sevdadan, o gönülden yansıyan büyük esrardan yeniden can buldu, melekler, elektronlar yeniden güç buldu.

Fahr-i Kainat Efendimizin âlemlere rahmet olarak gelmesi bir anlamda alemler kelimesiyle sembolize edilerek bütün meleklerin, ruhların ve bildiğimiz bilmediğimiz daha nice varlıkların, maddesel galaksilerin rahmeti için gönderildiğini Cenab-ı Hakkın bildirmesi kalb-i Muhammedîdeki aşkı temsil etmek içindir.

Eğer İlahi sevda, Allah'ın kendi kendine olan aşkı, kendi kendine olan yakînliği, Fahr-i Kainat Efendimize olan akıl almaz tutkusu olmasaydı meleklerin zikri zaafa uğrardı. Çünkü Allah'ın kendi güzelliğine olan intikali, kendi güzelliğine olan tecellisi sırrıyla alemler yaratılmıştır. Bu tecelli' sırasında meleklerin zikri, ruhların titreşimi hepsi de Fahr-i Kainat Efendimizin sevda cereyanına, yani kalb-i Muhammediye bağlı olarak intişar etmektedir. Bir sistemin enerjisi nasıl o sistemi ayakta tutan, devam ettiren bir olaysa. İlâhi nizamın, İlahi aşkın, ona bağlı olarak yaratılmış olan evrenlerin tümünün varlığı bu kalb-i Muhammedîdeki Allah aşkının sayesinde enerji kazanmaktadır.

Kalb-i Muhammedîdeki Allah aşkı, Allah'a karşı büyük, sevda. her türlü hikmetin ötesinde varlıkların vazgeçilmez bir enerji kaynağıdır, Kalb-i Muhammedi onun için ezelden nasıl "Elest"te alemleri kurtarmış, "Levlake levlak Lema halaktü'l-eflak" sırrı ile alemlerin yeniden doğuşunu, dirilişini sembolize etmişse. ebediyete kadar kalb-i Muhammedi sevda-yı İlâhisi ile her şeyi ayakta. tutan büyük bir aşk mucizesi olarak devam etmektedir.

Onun için' Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki bu İlâhi sevdayı kendi gönlüne, zerrenin ucu kadar da olsa. bir kıvılcım olarak da olsa yansıtmak. her mü'minin İlahi bir kulluk vazifesidir ve Fahr-i Kainat Efendimizin bu kadar yorgunluğu. bu kadar akıl almaz gayreti ve alemlere hayat veren enerjisi mü'minlerin gönlünde ışıldayacak İlâhi sevgiyle sürur bulacaktır. Fahr-i Kainat Efendimizin bu gönül sevdasına bütün mü'min kardeşlerimizi, Allah'ı zikri, Efendimizi Salât-ı Selamla devamlı anmaya çağırıyorum. Devamlı zikir ve Salâvat-ı Şerifelerle Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünü sevindirelim. O gönüldeki büyük sevdanın yüzü suyu hürmetine mü'minler de Fahr-i Kainat Efendimizi mutlu etmenin çarelerini bulsunlar.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Asr-ı Saadetten Hassas Sırlar

Ahlak-ı Muhammedinin bu hassas sırrını anlayabilmek için Asr-ı Saadetten bazı örnekler vermek istiyorum. Öncelikle Hz. Fâtıma annemizin olağanüstü güzelliği işte bu ka1b-i Muhammediye muhatap olmaktan doğar.

Hz. Fâtıma Annemizin en büyük özelliklerinden birisi bütün mü'minlere şefaat etmek için Cenab-ı Hakka niyazıdır. Asr-ı Saadette özellikle köleler ve cariyelere bizzat Hz. Fâtıma Annemiz ışık yansıtırdı. '

Hz. Fâtıma Annemiz bir cariyeye nazar ettiği zaman, onun kısa süre içinde mü'min olduğunu görürüz. Bu kalb-i Muhammedinin çok esrarengiz bir sırıdır ve bu sır Fahr-i Kainat Efendimizin alem-i Cemale intikalinden sonra Hz. Fâtıma'nın da bu dünyadan ayrılışının anahtarıdır.

Çünkü Hz. Fâtıma Annemiz. sıradan bir insan gibi, Fahr-i Kainat Efendimiz alem-i Cema1e teşrif ettiği zaman ona bir hasret duymak, onu görememek üzüntüsünde değildi. Bunu çok iyi fark etmek lazım. Çünkü Fahr-i Kainat Efendimizin ölmezliğini, hem beşeri olarak" hem manevi" olarak varlığını, Hz. Fâtıma Annemiz her zaman gözlemekteydi.

Binaenaleyh bu sıradan bir hasret olayı değildi. Bu gönüllerin kenetlenmesinden doğan bir ışık yansımasıydı. Fahr-i Kainat Efendimiz, alem-i Cemale teşrif ettiği, bütün alemlere yeniden temel olan vazifesine döndüğü zaman, Hz. Fâtıma'nın gönlündeki ışık da aynı şekilde dönmek durumunda zuhur etti ve bu yüzden Hz. Fâtıma Annemiz dünyadan ayrıldı.

Yine Asr-ı Saadette özellikle Ehl-i Beytin geçirdiği çileler, Hz. Ali Efendimizin dünya nimetlerini, dünya kaygılarını elinin tersiyle itip şehadete iştiyak duymasındaki hikmet, hep bu Fahr-i Kainat Efendimizin gönül sırrını iyi anlamaktan doğar.

Hz. Hüseyin Efendimiz, Kerbela'da çekeceği susuzluğu, şiddeti, evlatlarının Şam'a, oradan da Bizans'a sürüleceğini manevi çizgilerde görmesine rağmen, Cenab-ı Hakka, "Ya Rabbi, bana bütün belalarını ver. Benden sonraki mü'minler bu belaların tazyiki altında ezilmesin. Onların imtihanlarının tümünü bana ver. Ben bu susuzluğa, şiddete, Senin gösterdiğin şu çilelerin tümüne razıyım" diye niyaz etti. Bu yüzden de Hz. Hüseyin Efendimize belagerdan (bela karşılayıcı, bela paroteneri) denir. Bu bela paroteneri olmanın sırrı, Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünü çok iyi anlamaktan gelir.

Çünkü Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünde, mü'minlerin üzerine gelecek belaların mümkün olduğu kadar hafif esme si zevki yatıyordu ki, işte bu sırrı keşfeden Hz. Hüseyin de Kerbela'daki o akıl almaz cezalar karşısında Cenab-ı Hakka gönlünü açarak Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki bir sırra ışığını yöneltiyor.

Asr-ı Saadette, Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki sırrı az çok sezerek ona koşabilmenin çabası içerisinde sevda-yı Muhammediye yakalananlar, bunun pek çok örneklerini vermişlerdir.

Bu örneklerin en canlılarından biri, Hz. Nesibe'nin yaralanması sırasında Efendimize müracaatıdır. Bilindiği gibi Uhud Savaşında da savaşın en kargaşalı zamanında Fahr-i Kainat Efendimizin etrafındaki korumalar bir müddet savaş karambolüne geldi ve Efendimiz kırk saniye ile bir dakika arasındaki bir süre kadar yalnız kaldı. O sırada Halid bin Velid'in atlıları son sürat Hz. Muhammed Efendimizin üzerine geliyorlardı. İşte orada Hz. Nesibe vardı. Elinde kılıcı ile gelmişti. Efendimize kılıç salla­mak isteyen ilk kafiri bir vuIl1şta öldürdü. İkinci kafire aynı kılıcı salladığı zaman, kafirin çift zırhı olduğu için, zırhının birisi parçalandı, diğerinden kılıç geçmedi ve kafir bunu fırsat bilerek, son sürat Hz. Nesibe'ye kılıcını indirdi. O kılıç darbesi ile Hz. Nesibe'nin sağ göğsü karın çizgisine kadar, omuzu da dahil olmak üzere boydan boya yaralandı. Hz. Nesibe'nin bu iki kafire indirdiği darbeler aynı zamanda Uhud Savaşının kaderini simgeliyordu. O kırk saniyelik zamanda elbette Cenab-ı Hak Habib-i Edibini onlara telef ettirmezdi. Ama o kırk saniyelik zamanda beşeri çizgide Hz. Nesibe bu hadiseye bir anlamda engel oldu.

Hz. Nesibe'nin bu büyük fedakarlığı dolayısıyla Fahr-i Kainat Efendimiz çok mütehassıs oldu. O sırada da zaten diğer mücahitler yetiştiler ve bir nevi görevi Hz. Nesibe'den devralmış oldular. Hz. Nesibe o sırada Fahr-i Kainat Efendimizin dizleri dibinde şehit olmak gibi bir durumla yüz yüzeydi. Yarası çok müthiş bir şekilde kanıyordu. O anda Efendimiz çok özel bir duayla yarayı sıvazladılar ve. himmet buyurdular. Hz. Nesibe'yi iyileştirdiler. Hz. Nesibe ise "Ya Resulallah. beni dizlerinin dibinde şehit olmak şerefinden niye mahrum ettin?" dedi. Buna karşılık Fahr-i Kainat Efendimiz. Hz. Nesibe'ye büyük bir iltifatta bulunarak; "Ya Nesibe. sen ve soyun Cennette benim hanemde misafir olacaksınız" buyurdu.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Efendimizin Gönlündeki Sırlar

Fahr-i Kainat Efendimizin ahlakındaki sonsuz güzellik, insanlık meziyetleri konusundaki akıl almaz ihtişam, asıl manevi sırrını onun gönlündeki esrardan alır. Yani Fahr-i .Kainat Efendimizin gönlündeki esrarı anlayamazsak onun ne kadar mükemmel olduğunu kavrayamayız.

Fahr-i Kainat Efendimizin bu gönül sırrını anlamak için yaratılışın zamandan önceki devrine. yani elest ve ezele dönmemiz lazım. Evrenin yaratılışı. bütün varlıkların yavaş yavaş sergilenişi. zamandan çok önce, "ezel" dediğimiz öncesi, zaman ötesi bir planda zuhur etmiştir.

Cenab-ı Hak, yarattığı mahlûkatın kendisine olan yakînliğini özel bir imtihanla tespit etmek istemiştir. Çünkü bütün varlıklar alem-i kesrete döndükten sonra, kendisine has bir benlik duygusuna düşerler ki. bu benlik duygusu insanlarda nefis şeklinde tezahür eder. Bunu fizikte bir direnç şeklinde. çeşitli canlılarda da kendini koruma şeklinde görüyoruz. Ama. hepsinin ötesinde melekler ve ruhlar da dahil olmak üzere bütün varlıkların Cenab-ı Hakka karşı pozisyonları fevkalade önemlidir.

Fahr-i Kainat Efendimizin insanlığa öğrettiği o müthiş "La ilahe illallah" sırrının ezelde de bütün varlıklar tarafından ne denli benimsendiği Allah'ın "elest" imtihanında belli olmuştur.

Kendisinde ufak tefek kişilik gören varlıklar, Cenab-ı Hakkın, "Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?" emrinin azameti karşısında bir anlamda paniğe düşmüşlerdir. Çünkü bu emir, kendi varlıklarını yok eden bir emirdir. "Elestübi Rabbiküm" (Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?) emri, bir danışma veya onlardan bir cevap almanın çok ötesinde, bütün varlıkların kendilerinin benlik ve kişilik taşımasının mümkün olamayacağını beyan eden İlâhi bir emirdir.

Bunun için böyle bir emir karşısında varlıkların paniğe düşmesi ve hemen, "Evet," yani "Beli" diyememeleri bir anlamda eşyanın tabiatındandır. Ama, Allah istiyordu ki, eşyanın tabiatındaki bu hadiseye rağmen varlıklar "Beli" desin. Bir başka anlamda, biri çıksın. "Evet, sen Rabbimizsin, Senden başka hiçbir şey yok" desin. Bu hikmeti kazanmak ise çok zor bir operasyondur. Yani kendi benliğinden vazgeçmek, kendi varlığını yok saymak sırrı ki, işte bu sır Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünden parladı. Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünden parladığı için de, doğrudan doğruya kesretle var olan bir varlık, bir anlamda vahdetin sırrını, daha doğrusu Cenab-ı Hakkın zatiyetini yansıttı.

Cenab-ı Hakkın bir yerde zatiyetinin yansıyabilmesi için orada tam bir mahviyet teşekkül etmesi gerekir. İşte Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki hususiyet budur. Fahr-i Kainat Efendimiz, özünün de özünde, iç dünyasının da iç dünyasında öyle bir mahviyet teşekkül ettirdi ki, bu mahviyet Cenab-ı Hakkın o muazzam zatiyet cereyanının tecellisine sebep oldu. Bu tecelli ile birlikte ruh-u Muhammedi, gönl-ü Muhammedi yaratılmış oldu, yani ayrı bir nakış, ayrı bir yansıma oldu. Bu yansımanın esrarın da Fahr-i Kainat Efendimizin ahlakındaki kalb-i Muhammedi sırrı teşekkül etti ki, bu kalb-i Muhammedi sırrı, bütün varlıkları kurtarma operasyonuydu.

Fahr-i Kainat Efendimiz, kendisini mahviyetle yok sayarken, amacı, bütün varlıkları kurtarıp Allah'a karşı "Evet" demelerini mümkün kılmaktı. Ondan dolayıdır ki, Efendimiz, ezelden tâ ebede kadar bu hususiyetini korumuştur koruyacaktır. Çünkü onun gönlü, bütün varlıktan kurtarmak için kendisinin kişiliğini yok eden bir fedakarlığa sahipti. İşte bu yüzden kalb-i Muhammedi "bütün beşeriyeti kurtarma azmiyle, şüphesiz ki insanlar başta olmak üzere Cenab-ı Hakka muhatap kılma hazzıyla çarpar. Bundan dolayıdır ki, Fahr-i Kainat Efendimizin insanlık sevgisini kavrayabilmek mümkün değildir. Her insanın mutlaka kurtulup, Cenab-ı Hakkın ebedde vereceği sonsuz nimetlerden istifade etmesini ister. Bu, kalb-i Muhammedi'nin "elest"teki coşkusudur. Bu coşku, Fahr-i Kainat Efendimizin yeryüzündeki zaman süreci içerisinde ahlak-ı Muhammedi şeklinde tezahür etmiştir. Her türlü merhamet, her türlü infak hikmetleri, hep bu kalb-ı Muhammedinin insanları kurtarma sırrından doğar.

Fahr-i Kainat Efendimizin hayat süresinde bunu aksettirmesi, kendisinin arzu ettiği, yahut güzel gördüğü şeyi başkasının sahip olması duygusu ile yansıtmıştır ki. Hiçbir varlık, güzel gördüğü, hoşuna giden herhangi bir şeyi kendisinin dışında görme zevkine ulaşamaz. Mutlaka kendi zevki içerisinde mütalaa etmek ister. Bu yalnız Fahr-i Kainat Efendimize mahsus bir hadisedir. Onun içindir ki, Fahr-i Kainat Efendimiz yeryüzüne teşrif ettikleri zaman, "Ümmetim!" diye seslenmiştir.

Daha ilk nefesini, ilk oksijeni aldığı zaman, "Ümmetim!" diye seslenmiştir. Buradaki ümmetimden murad, "Elest Meclisi"nde kendisi ile beraber hamd niyazına iştirak kabiliyeti olan, gönüllerinde titreşim olan, yahut kalb-i Muhammedîden çıkan cereyanı kendi ekranına aksettirebilen varlıklardır ki, işte bunlar mü'minlerin, Müslümanların çekirdeğidir. Bu çekirdeğe yansıyan şefkat-i Muhammedi öylesine coşkulu yansımıştır ki, gerek İslamiyeti tebliğ ettiği sıralarda, gerek ondan sonra, mümkün olduğu kadar büyük kadroların Allah'a takdimi için akıl almaz bir çaba, akıl almaz bir yorgunluk sebebi olacak yıpranmanın her türlüsünü göze almıştır. Çünkü Fahr-i Kainat Efendimiz nasıl "Elest"te kendisini yok sayarak insanları ve diğer mahlûkları kurtarmış, Allah'a takdim etmiş, onların "La ilâhe illallah" diyebilmelerini gönlünden verdiği cereyanla sağlamışsa, hayatta yaşadığı Asr-ı Saadet zaman dilimindeki tüm hadiselerde de aynı motifi dalgalandırmıştır.

Efendimizin müteaddit tebliğlerine karşılık Cenab-ı Hakkın kendisine hitabında, "Habibim, ben sana bir defa tebliğ et dedim. Sen yüzlerce defa tebliğ ediyorsun ve kendini öldürecekmiş gibi büyük bir coşkuyla bu işin içindesin" demesinden adeta üzüldüğünü hissediyoruz. Fahr-i Kainat Efendimizin bu hikmeti insanlık sevgisinin temelidir. Yani hiç kimse bir insanı Efendimiz gibi sevemez.

Varlıkları Allah'ın o sonsuz kudretinin karşısında var tutan Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki cereyandır. Bu gönlündeki cereyanın esrarını birçok maddesel hadiselerde bile görüyoruz. Galaksilerin dönmesi, güneşlerin, yıldızların birbirlerine olan cazibeleri, özellikle de atom ve çekirdeğinin seyri sırasındaki varoluş sırrı, tamamen Fahr-i Kainat Efendimizin cereyanından doğar. Bunu bir misalle hatırlatmak yerinde olur.

Bir elektron, atom çekirdeğinin müthiş manyetik cazibesi içerisinde, elips dediğimiz yumurta biçiminde yörüngede döndüğü için, dönüş çizgilerinin fizik ve geometrik zorluklarına uğrar. Yani bu elipsin merkeze uzak noktalarında hızını azaltmak, yakın noktalarda ise arttırmak zorundadır. Böyle bir çelişki, elektronun saniyede yüz bin defa atom çekirdeği etrafında dönmesi için fevkalade içinden çıkılmaz bir zorluktur.

Bu zorluğu aşmanın formülünü "manyetik chip in" dediğimiz bu dört noktaya yaklaştığı zaman elektronun çekirdeğe doğru secde eder gibi bir titreşim yapmasına bağlamaktadırlar ki, bu eletronun çekirdeği etrafındaki seyri sırasında manyetik şipin olmazsa, elektronun ya çekirdeğe hızla çarpması, ya da uzak noktalara gidince fırlayıp uzaklaşması lazım. Bu seyrini tamamlayabilmesi, yani varlığını sürdürebilmesi için manyetik chip in yapar ki, bu manyetik chip in Efendimizin bir anlamda ta "Elest"te varlıklara yansıttığı secdenin sırrıdır. Yani bir elektron Fahr-i Kaninat Efendimizin talimatı ile secde ettiği için eşya vardır. Bunları taht-ı tasarrufuna alan kalb-i Muhammedinin bizim için en iyi bilinmesi lazım gelen sırrı, ilk insandan son insana kadar bütün insanların Cenab-ı Hakka karşı yaptıkları her türlü harekatın iyi yanıyla da, kötü yanıyla da kalb-i Muhammediye aksetmesidir. Bu, çok müthiş bir olaydır.

Fahr-i Kainat Efendimizin gönlüne yansıyan bu hareketler onun şefkati ile yoğrularak tekrar insanların kurtulmasına sebep olur. Bir 'mü'minin yaptığı bir hatada Fahr-i Kainat Efendimizin duyduğu üzüntüyü hissettiğiniz zaman, o mü'minin iman cereyanı, Fahr-i Kainat Efendimize sevdası devam ediyorsa kalb-i Muhammediden yeniden cereyan vererek onu düştüğü yerden kurtarır. Binaenaleyh, kalb-i Muhammedi dediğimiz zaman, özellikle mü'minler açısından bir noktayı çok iyi bilmemiz gerekir.

Kalb-i Muhammedide bütün eşyanın nizam bozukluklarından Fahr-i Kainat Efendimiz rahatsız olur. Yani bir galaksinin dönüşünde bir arıza olsa kalb-i Muhammedi rahatsız olur. Çünkü Cenab-ı Hakka karşı bir tarz kefil olduğu eşyanın, İlahi nizamdaki rakslarındaki güzelliği seyretmek Allah'a büyük bir rıza, büyük bir zevk vermektedir.

İşte Fahr-i Kainat Efendimiz, bu İlahi sevdanın bir an, çok ufak da olsa bir noktasında hırpalanmasından çok müteessir olur. Onun için bir mü'minin yaptığı her harekette Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünü üzüp üzmediğini çok iyi hesap etmesi lazım gelir. Bizler, yaptığımız hatalarda karşılıklı özür dileriz. Bunun çok ötesinde her yaptığımız hatada Fahr-i Kainat Efendimizin gönlünde özür dilememiz lazım gelir. Çünkü asıl üzülen, müteessir olan odur. Bizlerin üzüntüleri sûnidir, aldatıcıdır, yalancıdır, icabında nefislerimize yöneliktir. Ama, Fahr-i Kainat Efendimizin gönlündeki üzüntüler doğrudan doğruya rıza-yı İlahinin, mukaddes zevk-i İlahinin zedelenmesi. yahut da azalması tarzındaki üzüntülerdir ki, bunlar çok mühim hadiselerdir.

Bu nedenle gerek Allah'a karşı, gerekse ahlak-ı Muhammediye karşı bir hata yaptığımız zaman, mutlaka kalb-i Muhammediden özür dilemeli, onun o üzüntüsünü silebilmek için elimizden geldiği kadar gayret göstererek tekrar ahlak-ı Muhammedi halkasına, ahlak-ı Muhammedi çizgisine dönebilmemiz lazım.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Nefsi Sıfırlama Sanatı

Şunu iyi bilmek lazım gelir ki, Cenâb-ı Hak, Ahlâk-ı Muhammedî modelini mü'min'lerin nefislerini ıslah etmek şartıyla kulluğunu bilecek şekilde yaratmıştır. Çünkü; "Âmener-Resûlü"de bildirdiği gibi, kullarına hiçbir zaman kaldıramayacakları yükü yüklememiştir. O halde kaldırılanamayan şey nefs’in ağırlığıdır.

Ahlâk-ı Muhammedî’nin çok önemli bir unsuru da, nefs’i sıfırlamasıdır. Bunun için Fahr-i Kâinat Efendimiz, "Ben yokluğumla övünürüm" buyurmuştur. Buradaki yokluk, nefs’in yokluğudur.

Nefs’i sıfır çizgisine çektiğimiz zaman verâmıza, ferâsetimize, imanımıza gölge düşürme kâbiliyeti kalmadığı için, doğrudan doğruya vicdânın penceresinden Allah’ın tüm arzularını, rızalarını aynen seyrederiz. Tüm harekâtımız, tüm uygulamamız, her türlü davranışımız tamamen ilâhi sahneye yönelik olur. Bu Efendimiz'in Sanatıdır.

Bundan dolayıdır ki, bütün mânâ bilimlerinin, tasavvufun, tarikatların amacı, evvelâ nefsi sıfırlayarak ona bir takım faziletleri öğretmek yolundan geçer…

Bu konu biraz tartışmalıdır. Bir taraftan yavaş yavaş faziletleri öğrensinler, sonra nefs’lerini ıslah etsinler görüşü olduğu gibi, evvelâ nefs’lerini sıfırlayıp, ondan sonra faziletleri öğrensinler görüşü de vardır. Ama çoğunluk her ikisini bir arada yürütmektedir.

Yani bir taraftan verâyı, takvayı, ferâseti, vicdanı mümkün olduğu kadar bu çizgilerine yaklaşık biçimde gayretle yakînine alırken, bir taraftan da bunlara engel olarak daha iyi seyredeceği nefs’i hâkimiyetine alır, yani nefs’i sıfırlar. Nefsin sıfırlanmasının görünür belirtisi dünya ilgisinin o kişide bir etki yapmamasıdır. Yani dünya ilgilerinden bir kul olarak yiyecektir, içecektir, yuva kuracaktır ve mesleğini icra edecektir. Bunlar dünyaya temayül değildir. Bilâkis, Cenâb-ı Hakk’in verdiği kader vazifesini yerine getirmek açısından bir kulluk görevidir.

Ama, bağlılık, nefs’e ait bir gaflettir ki, işte o gittikçe ağırlaşan, nefsin üzerine yük olan bir felâkettir. Bizim nefs’i sıfırlarken gözleyeceğimiz şey, dünyada sağlımızda, etrafımızdaki insanlarda, aile yuvamızda, sanatımızda, mesleğimizde, velhasıl her konuda herhangi bir değişiklik karşısında hiçbir şey olmamış gibi olabilmektir. Yani bir mü’mine sıfırlanmış nefsi içerisinde, "Dükkanın yandı" veya "Evin yıkıldı" diye haber verdiğiniz zaman hiçbir şey olmamış gibi davranır. Nefs’in sıfırlanma sanatı budur.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, bu bakımdan dünya ile ilgisinde o kadar çok sıfırlama yapmıştır ki, saymakla bitmez… Efendimiz, Hz. Hatice Annemizin kendisine bütün servetini teslim etmek ve İslâmiyet'in önüne sermekten doğan büyük bir maddî potansiyele sahipti. Onların hepsini aç, fakir mü’minlere paylaştırdı, ama Medine’ye hicret ettiği zaman, Hz Fâtıma Annemizi evlendirirken bir kap yemek yapacak parası yoktu.

Fakat ne servetini dağıtırken, ne de olmadığı zaman Efendimizde bir teessür yoktu. İşte bu, nefsi sıfırlama sanatının müthiş bir tezahürüdür. Eğer biz nefs’i sıfırlama sanatında Efendimize yakın olmak için, tam sıfırlayamazsak bile, onu küçültme, onu canavarlıktan uzaklaştırma tarafını seçmek istiyorsak,evvela kademe kademe onun canavarlıklarını elinden almalıyız…

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Kadere Rıza ve Vicdan

Kadere rıza göstermekteki hizmetler de yine ahlak-ı Muhammedîdendir. Eğer bir mü'min gönlü ferasetle dolup, takva ve vera ile eğitilmişse, o gönül, kadere isyan şöyle dursun, her gelen kaderde bir özel hikmeti sezmenin zevkine varır. Bu, ahlak-ı Muhammedinin imanı takviye sırrıdır.

Eğer bir insan, ahlak-ı Muhammediye yaklaşamazsa. imanı tehlikede, her an sönmeye mahkum, rüzgara karşı tutulmuş bir mum gibidir. Halbuki, ahlak-ı Muhammedi onun üzerine bir fanus gibi geçer ve imanının sönmesi, geriye gitmesi mümkün olmaz. İçinizdeki o iman cevheri o kadar hassas bir şeydir ki, ufak tefek hatalarınızda bile onun sararıp solduğunu, adeta bir dengesizleşme ve sarsıntı geçirdiğini görürsünüz. Ondan korkmayınız. Bilakis feraset, vera ve takva ile takviye ederek o rüzgarları onun üzerinden alınız. Bu tarzdaki ahlakın yavaş yavaş karakterinize girmesi sonucunda vicdan dediğimiz bir İlâhi ayna teşekkül eder. Vicdanı İslamın özünden kapıp da yanlış yere kullananlar bizi ilgilendirmez. Biz doğrudan doğruya mana ilimlerinin tarif ettiği tarzda konuya yaklaşmak istiyoruz.

Vicdan demek, hadisatı Allah'ın istediği gibi aynı pencereden seyredebilmek demektir. Eğer bir insanda vicdan teşekkül ederse her hadiseyi Allah penceresinden görür. Kime yardım edileceği, kime el uzatılacağı, kendisinden uzaktaki bir insanın ızdırabını dahi sezebilme sanatı vicdan dediğimiz, yalnız Fahr-i Kainat Efendimize münhasır olan bir üstün meziyettir ki, Fahr-i Kainat Efendimiz çeşitli niyazlarıyla, Allah'a yalvara yalvara bu meziyetin bütün mü'minlere verilmesi için bizlere açık bir kapı bırakmıştır.

Vicdan bir mana çocuğudur, yani bebeklik halindedir. Yavaş yavaş gelişir, yavaş yavaş büyür. Onun için hemen hüküm sahibi olup da bu vicdanlı, bu vicdansız dememek gerekir. Eğer bir insan takva, vera ve ferasetle gönlünü ahlak-ı Muhammedide yoğuruyorsa, zaman içerisinde mana çocuğu gelmek üzeredir. O mana çocuğu vicdandır, bebek halinde gelir, yavaş yavaş gönül penceresinden İlahi muradı seyredebilir. Allah'ın neye razı olacağını, neye karşı celalinin teşekkül edeceğini apaçık görür. O mana çocuğu iyice büyüyüp de artık tamamen vücut ikli­mine hakim olduğu zaman, bir mü'minin faziletine ahlak-ı Muhammedîden bir rüzgarın gelmesine muhatap olmuş oluyoruz ki, bundan daha güzel bir şey yoktur.

Fahr-i Kainat Efendimiz doğduğu andan, alem-i Cema­le teşrif edene kadar fazilet, vicdan verasından bir saniye ayrı kalmamıştır. Nitekim Hz. Fâtıma Annemiz bu güzelliği tercüme ederken "Ya Rabbi, bir göz açıp kapayana kadar dahi beni bana bırakma" demiştir. İşte bu, vicdanın oturduğu zaman, hangi pencereden ne mükemmelliği getireceğini gösteren bir tanımdır. Eğer bir insan kendi halinde kalırsa nefis mutlaka mana çocuğunu öldürür, takvayı da. verayı da iter. Hem de bunları iyilik yapıyorum, fazilet yapıyorum diye kendi kendini aldatarak yaptırır. Ama ahlak-ı Muhammedinin çizgileri o kadar nettir ki, Efendimizin hayatında hiçbir an, hiçbir hadise yoktur ki, Efendimizin davranışı, sözü, vicdan ışığını göstermesin. Bu özellik Fahr-i Kainat Efendimizde hiç kesiksizdir. Ondan dolayı Allah bu sırrı bize tanıtmak için Kur'an'da "İnneke le alâ huluki'n-azim" (Sen ne muazzam bir ahlak üzeresin, senin ahlakın ne muhteşemdir) buyuruyor.

İşte bu ihtişam, doğrudan vicdan dediğimiz pencerenin açılıp, Cenab-ı Hak her an ne düşünüyorsa, ne istiyorsa onu sezip, onu uygulamaya mezun olma sırrından doğar. Bunu yalnız Fahr-i Kainat Efendimiz bütünüyle başarabildiği için Allah sevgilisi olmuştur. Sonra gelen mü'minler de Efendimizin bir tarz infakı şeklinde o vicdandan, o takvadan, o güzelliklerden bir nasip alacaklardır.

Ahlak-ı Muhammedinin bütün çizgilerini karakter yapımıza sindirmek için zor gibi görülen güzellikler, aslında zor değildir. Bu çizgilerin karakter yapımıza girip bizi tamamiyle pençesine, tasarrufuna alması nefsin işine gelmediği için nefis buna karşı çıkmaktadır. Nefis, ahlak-ı Muhammediye karşı çıktığı için de, "Sanki kolay mı bunlar?" gibi bir takım mazeretlerle bizi yorar. ümitsizliğe ve gaflete düşürür.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İnsanî meziyetler : Feraset, Vera ve Takva

Bugün yavaş yavaş dilimizden, hatta düşünce edebiyatımızdan kaybolmak üzere olan bazı güzellikleri vardır. Vicdan ve fazilet gibi pek çok güzellikler değerini yavaş yavaş arkasında iz bırakmadan kaybediyor manzarasında­dır. Halbuki insanlık meziyetlerinin, mezâyâ-yi insaniye dediğimiz karakter güzelliklerinin tümü Fahr-i Kainat Efendimizden yansıyan ahlak-ı Muhammedi çizgileridir. Bu çizgiler iç içe halkalar şeklinde geliştikçe. neticede vicdan gibi fazilet gibi, üstün ahlak dediğimiz meziyetleri ortaya çıkar. Bunların hepsi iç içedir. Birinden diğerine geçiş mümkün olan. biri olduğu takdirde diğeri onun üzerine bina olabilen hususiyetlerdir. Ve yalnız Efendimize aittir.

Dünya tarihi tetkik edildiği takdirde insanların çeşitli meziyetler, yahut iyilikler gösterdiklerini görmek mümkündür. Ama. bunlar münferit kalmışlar. birbiri üzerine bina olmamışlardır. Ahlak-ı Muhammedinin bir hususiyeti de bir bütün oluşudur. Onun içerisinde hem hilm (yumuşaklık), hem celâl vardır; onun içerisinde hem merhamet, insanlık sevgisi, hem de savaş vardır.

İşte, ahlak-ı Muhammedinin bir bütün içerisindeki tetkinde daha çok Fahr-i Kâinat Efendimizin yüce karakterinden, yani mezâyâ-yi insaniyeden bahsedildiğinde ve onların tümü tevekkül ettiği takdirde, vicdan dediğimiz o erişilmez meyveye ulaşmak mümkündür.

Aksi takdirde vicdan, var sanılan, aslında olmayan, nefsin uydurduğu bir komiklikten ibaret kalır. Vicdanın, mezâyâ-yi insaniyenin teşekkülü için Cenab-ı Hakkın lutfettiği temel karakter hamuru takvadan ve veradan geçer. Takva ve vera bir anlamda insanın kul olma mesuliyetini kavraması, Allah'a karşı çok içten ve derinden bir yakınlık duyarak, adeta Allah ne diyorsa onu yapayım diyecek kadar hassaslaşması demektir.

Takvayı biz genellikle çekinme anlamına, korkma anlamına kullanmışızdır. Ama, asıl hususiyet insanın insanlık haysiyetini anlayarak, "Neyi iyi yaparsam Allah daha memnun olur, razı olur" diye düşünebilmesidir. Takvanın bir mü'minin vazgeçilmez karakter çizgilerinden biri olması lazım gelir. Şüphesiz ki idare de Fahr-i Kainat Efendimizdedir.

Allah'ın neyi arzu ettiğini ve bizden ne beklediğini her an tespit ederek ona göre hareket etme sanatı takvadır. Takvanın bir büyük inceliği de her anki hadiseye göre yepyeni bir düzeni tespit edebilmektir. Yani takva belli çizgiler değildir. Tabii ki, Allah'ın yüce kitabında emrettiği birtakım haramlardan sakınmak, helallere koşmak takvanın temel yolu sayılır, ama her hadisede takvanın ayrı bir çizgisi, kulla Allah arasında ayrı bir tespit inceliği vardır. O olayın içerisinde en güzelini, Allah'ın tam rızasını tespit edebilmek takvanın çok özel bir faziletidir. Buraya varabilmek için Fahr-i Kainat Efendimizin yaptığı tanım feraset kelimesiyle anlatılabilir.

"Mü'min faris olur" emriyle Fahr-i Kainat Efendimiz, mü'minin iç dünyasında büyük bir sezgi sahibi olması gerektiğini işaret buyurmuştur. Demek ki, bir insan iman ettikten ,sonra her olayda Allah'ın istediğini bilebilme hassasını bulacaktır. İman eden insan mutlaka iç dünyasında hoş bir sezgiye sahiptir. Allah'ın o hadisede neyi beklediğini sezer ve ona göre hareket eder. İşte feraset olmadan takvayı kullanmak mümkün, değildir. Takvanın en ideal, daha arınmış, daha billurlaşmış şekline de vera denir. Veradan kasıt, farkında olmayarak dahi hata yapmamaktır. Çünkü takvada şeriatın belli ölçüleri vardır. İnsan bilemediği şeyden mesul değildir. Ama, ferasetle birlikte takvanın üzerine bir bina yerleştirirseniz bu, vera dediğimiz sanatın meydana gelmesine sebep olur. O sanat Allah'ın o anda bizden beklediği güzelliği sergilemekle meydana gelir. Bu feraset nizamı içerisinde Fahr-i Kâinat Efendimiz bizlerden çok şey beklemektedir. Yani bir mü’min, "Ben bilmeden hata yaptım" demek hakkına bile sahip değildir ki, vera sanatına yavaş yavaş adım atabilsin.

İşte biz, ahlak-ı Muhammediyi tanıtırken, belki iyice tetkik etmediğimiz, bilemediğimiz için Efendimizin yaşayışındaki bu unsurların güzelliğini bir türlü fark edemeyiz. Çünkü Fahr-i Kainat Efendimiz, ferasetiyle her türlü hadisede en isabetli kararı vermiş, her hadisede en isabet ahlakı sergilemiştir. Hilm gerekiyorsa hilmi, cesaret gerekiyorsa cesareti, adalet gerekiyorsa adaleti... Bir insanın insanlık meziyetini sergileyebilmesi için, Efendimizden gelen ahlak-ı Muhammedide mevcut olan feraseti kazanması gerekir. Her mü'minin içerisinde feraset vardır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, kafirlere "Mü'min faris olur, onun ferasetinden korkun" buyurmaktadır. Çünkü mü'minin iç dünyasında kalbinde pek çok kapakçıkların açıldığı gibi, hadisatı seyreden kapakçıklar da açılmıştır ki, bunlar sezginin özünde Allah'ın istediğini tespit etmek, yakalamak sanatıdır. Mü'minin, bu feraset dolayısıyla ahlakını zenginleştirmesi ve mezâyâ-yi insaniye dediğimiz Fahr-i Kainat Efendimizin huylarını kapması mümkün olur. Her hadisede ferasetini kullanarak isabetli takva sanatıyla vera zirvesinde billurlaşan mü'min, o zaman Cenab-ı Hakkın makbul kulları arasına geçer ki. bu makbul kullar arasına geçme ahlak-ı Muhammediyi kazanmanın fevkalade büyük bir hikmetidir, veliliğin bir mertebesidir, Cennete girişin özel bir kartıdır.

Takva ve vera sırrı içerisinde bütün insanların, özellikle günümüz insanlarının yanılarak tökezlediği birkaç nokta vardır. Nefsin en büyük hususiyeti mazeret üretmektir. Herhangi bir iyiliği yapamadığı zaman nefis hemen bir mazeret üretir. Takva sanatını kullanmadığı takdirde, "Yapacaktım, ama şöyle oldu da yapamadım" şeklinde mazeretler üretir. Bu mazeretlere bir son vermek lazım gelir. çünkü bir mü'minin vücut ikliminde mazeret dediğimiz hadise yoktur. Herşey Cenab-ı Hakka karşı en sevgili, en saygılı olmak şeklinde ayarlanmalıdır. Ferasetinin sırrına inanmamak, yani "Ben mü'minim, ama faris değilim" demek olmaz. Eğer faris değilsen mü'min değilsin, kalp kapakçıkların açılmadı demektir. Bu sezgi fevkalade önemlidir. Ve mana gözünün açılması için de Fahr-i Kainat Efendimizin vera ahlakından kapmak lazım gelir.

Nitekim ünlü mezhep kurucusu Hz. İmam-ı Şafii 'ye kadılık teklif edildiği zaman reddetmiştir. Halife aracılığıyla kendisine bir çok ricacı gelmiştir. "Senden iyi kadı olur mu? Sen mezhep kurdun. ilmi bütün detaylarıyla bilirsin, adaletten yana senden bir şüphemiz yok, ilimden yana bir şüphemiz yok. Niçin kabul etmiyorsun?" dedikleri zaman o, "Mânâ gözümün görebilmesi için verada hata yapmamam lazım gelir. Yani bilmeden dahi olsa hata yapamam. Elbette siz de eminsiniz, ben de eminim ki, bilerek adaletsizlik yapmam. Ben bir mü'minim, böyle bir hataya düşmem. Ama, unutmayınız ki, bilmeden de olsa hata ya düştüğüm takdirde veramda eksiklik var demektir. Ferasetimde eksiklik var demektir. Bunu bir kez yaparsan: benim de mânâ gözüm kapanır" der.

Demek ki karakter, takvadan veraya, veradan feraset kanalıyla ahlak-ı Muhammedi katına yüceldiği takdirde mana gözü açılır. Mana gözünün açılması, gerçekleri bütün çıplaklığıyla görebilmesi böyle bir silsileden cereyan ederek geçer ki, Fahr-i Kainat Efendimizin hemen hemen her hadisede verası ve her hadiseyi mana gözüyle seyrederek karar vermesi bu sırrın özel bir hikmetidir. Hiç kimse böyle bir noktaya erişemez.

Vera ve takva kanadında gelişmek ve kendi kendimiz ıslah etmek çabasına girdiğimiz zaman, yahut yaşantımızın herhangi bir noktasında Cenab-ı Haktan bir not alacağımız zaman, bir imtihanda bir cevap vereceğimiz zaman bu mazeret dalalete düşürebilir. Nefsin çok önemli bir hilesi de soru üretmesidir. Hatta bu bakımdan tasavvufta nefse, "istifham makinesi" derler. Sorular verayı' e takvayı kahreder. Hiç kimse, "Ahkam-ı İlahi neden böyle" oldu?" diye tartışamaz. Biz gerçi çok açık olan bazı takva unsurlarında, mesela içki konusunda, "İçki içmeyiniz, şöyle olur, böyle olur" diyoruz. ama burada aslında içkinin hiçbir zararı olmasa dahi. Cenab-ı Hak bu emri ver dikten sonra bunu tartışma hakkına sahip değiliz. İşte aslında takvanın özelliği budur: Allah'ın söylediğinin olmasıdır.

Adem'in yasak meyveye karşı gidip de, "Bu niye yasak ki, Cennette bu kadar meyve var, hepsi serbest de bu niye yasak ki?" diye sormaya hakkı yoktu. Onu yemeye de hakkı yoktu. İşte takvanın çürüklenmesi bizim nefsimize intikal eden birtakım istifham makinesidir. Bu istifham makinesi de mazeret makinesi gibi insanın takvasını ve verasını kahreder. Dolayısıyla da: faris olma yeteneğini kaybeder, faris olma yeteneğini kaybedince de ne mana gözü görür, ne mana kulağı duyar. Mana gözü görmeyen, mana kulağı duymayan bir insan da gönül gözü açık olarak evrenleri seyredemez. Fahr-i Kainat Efendimize ulaşamaz. Allah'a hiç ulaşamaz. Dolayısıyla da gerek Cennete intikal, gerek Allah'a yakîn olmak, Fahr-i Kainat Efendimizle müşerref olmak, ahlak-ı Muhammedinin bu takva, vera ve feraset katlarına mümkün olduğu kadar yakîn olmakla olur.

Biz her hadisede Allah'ın en isabetli olarak beklediği notu alabilmek için gayret gösterirsek, bir tanesinde on üzerinden üç alırız, ama kendimizi geliştirerek, karşılaştığımız hadiselerde Allah'ın sormuş olduğu sorulara takva, vera ve feraset açısından yediyi, sekizi almaya başlarız. İşte bu gelişmeyi sağlayabilmek için, Fahr-i Kainat Efendimiz, bu güzel karakterinin bütün ayrıntılarını Asr-ı Saadetteki yaşamında, her hadisede sergilemiştir. Her olayda hiç kimsenin tahmin edemediği en isabetli kararlan vererek, o kararın ne denli isabetli olduğunu daha sonra mü'minlerin gözüyle görmüştür. Fahr-i Kainat Efendimizin bu nazik ve harika mezâyâ-yi insaniyeyi temsil eden karakter çizgisinden çok önemli bir hususiyeti arz etmek istiyorum.

Allah gerek kullarının davranışlarına, gerekse hadisatın seyri sırasında kulların hadisata bakış tarzlarına karşı fevkalade hassastır. Allah'ın bu hassasiyeti, kulu, ancak takva ve vera sırrı içerisinde alıştırarak Cenab-ı Hakka layık olma çizgisine götürür. Ahlak-ı Muhammedinin en muhteşem tarafı budur. Allah'ın bütün sırlanın bilen Fahr-i Kainat Efendimiz, Allah'ın bu hassasiyetine karşı mü'minIeri korumak için veranın, takvanın ve ferasetten gelen çeşitli faziletlerin insanda birikmesini temin ederek, o kulun Allah karşısında çok ağır bir mağduriyete sahip olmamasını sağlamak için merhamet kapısı açmıştır.

Yani Fahr-i Kainat Efendimiz ahlakının bu güzelliğini güzel olmak için değil, ümmetim bana bakarak güzel ahlaklı olsunlar ki, Allah kapısından kovulmasınlar diye lütfetmiştir. İşte bu sebeple ahlak-ı Muhammediyi incelerken üzerinde duracağımız en önemli hususiyetlerden bir tanesi budur. Fahr-i Kainat Efendimizin bu kadar birbirinden güzel meziyetlerini, her hadisede takva ve verayı. feraset ve faziletini uygulaması sırf biz mü'minleri alıştırarak Allah'a karşı müşkül duruma düşmememizi temin içindir. Bazı hükümler bize biraz ağır gelebilir, ama inanınız ki, Fahr-i Kainat Efendimizin bize öğrettiği takva ve vera sanatıyla bu ağırlıklar çok hafif mertebeye indirilebilir.

Eğer Cenab-ı Hak, Fahr-i Kainat Efendimizin bu güzel sanatını seyrederek onun hatırı için bizleri bağışlamasaydı, her hadisede, yaptığımız her hatada güme giderdik. tekrar toparlanıp imana dönmemiz bile mümkün olmazdı.'

Velid bin Muğire, Fahr-i Kainat Efendimizi dinledikten sonra Kur'an'ın çok güzel sözler olduğunu ve bundan daha güzel söz olmadığını beyan ettiği halde bir noktada geldi zırvaladı. "Ama kul sözüdür" dedi. Halbuki dikkat ediniz o çağda Fahr-i Kainat Efendimize nice hakaret edenler vardı. Dini kökünden inkar edenler, hatta Allah kavramına karşı çıkıp, küfredenler vardı. Bunların hiçbirisine karşı Cenab-ı Haktan bir tokat gelmediği halde, -Evet, güzel kelam, ama kul sözüdür" dediği an Cenab-ı Hak Velid'in bütün barajlarını bir anda yıktı, hiç kaçacak fırsat bırakmadı, yeniden ıslah olabilme kapılarının hepsini imha etti. Bu, Cenab-ı Hakkın çok özel hususiyeti, çok özel hassasiyetine bağlı bir şeydir. Çünkü Allah, Fahr-i Kainat Efendimizin karşısındaki bir insanın gafletini affetmez.

İnsanlar, Allah'a karşı ne kadar gafil olurlarsa olsunlar, ne kadar eksik vazife yaparlarsa yapsınlar, Fahr-i Kainat Efendimize karşı bir gaflet gösterirlerse dirilmeleri mümkün değildir. Çünkü mezâyâ-yi insaniye diye saydığımız meziyetleri tatbik etmek kolay değildir, ama Fahr-i Kainat Efendimizin bize öğrettikleri sayesinde tatbik etmeye çalışacağız. Eğer biz Fahr-i Kainat Efendimize karşı bir gaflete düşersek bütün kapıları kapatmış oluruz ki, attığımız her adım bir günah uçurumu olur.

İman etmeyip Fahr-i Kainat Efendimize karşı çıkanlar, kendilerine göre uydurma birtakım tertiplerin, ahlakların peşinden koşarlar, her yaptıkları şey onları uçurumun ötesinde, insanlıktan uzaklaştırarak, hayvaniyetin en iptidai köşelerinde kahretmektedir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Savaşmak da Bir Ahlâk-ı Muhammedî Unsurudur

Efendimizin hayatını tetkik eden çeşitli Batılı yorumcular, Efendimizin savaşma sırrını kolay kolay anlayamamışlardır, Halbuki 20. asırda anlaşılmıştır ki, eğer bir medeniyet korunacaksa mutlaka bir savaş garantisine ihtiyaç vardır. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sonunda insanları, medeniyetleri bir arada tutabilmek için NATO'nun yaptığı büyük mücadeleler ve kamuoyu oluşturulması bunun temel unsurudur.

Ahlak-ı Muhammedinin bir unsuru olarak yıllar boyu düşmanların eleştirdiği bu hadise, yine onların ağzından, "Evet, icabında insanlığı korumak için savaş yapmak zorunludur. Savaş yapmak bir fazilettir, bir ahlaktır" sonucuna gelmiştir.

Kur'an'ın emrettiği büyük farza rücu etmek için savaşmak da bir ahlak-ı Muhammedi unsurudur.

İşte ilmiyle, mücadelesiyle, namazıyla, infakıyla, insanlık sevgisiyle bir bütünleşme gördüğünüz zaman ahlak-ı Muhammediyi orada yakalayabilir. Bu fevkalade önemlidir. Özellikle birçok velinin hayatına baktığınız zaman bunu görürsünüz.

Mesela, Necmeddin-i Kübra Hazretleri, 114 yaşında savaşa girmiş bir velidir. Bunun yanı sıra ahlakı. fazileti. fedakarlığı en üst seviyedir. İcabında çok basit bir insana kul köle olmuş; ilmini. bilgisini öğretmiştir. Her türlü insana hizmet etmek bakımından da mahviyeti neredeyse yerlerdedir. Bunları böyle İslam yüceleri üzerinde müşahede ederseniz. ahlak-ı Muhammediye daha yakın olursunuz.

Ahlak-ı Muhammedi bir bütündür. İnfakı olmayan bir ahlak-ı Muhammedi olmaz. Namazı olmayan bir ahlak-ı Muhammedi olmaz. Özellikle insanlık sevgisi olmayan, şerre karşı mücadelesini her zaman içinde hissedemeyen bir ahlak-ı Muhammedi olmaz.

Ahlak-ı Muhammedinin çok önemli bir özelliği de ilim olmadan ahlak-ı Muhammedi olmaz. Ama, ne yazık ki, yıllarca İslamiyeti ilimden dışarıda tutarak satmak istemişlerdir. Bu da tabii karşı tarafın bir taktik oyunudur. Özellikle İslamiyeti tahrip için yola çıkan şahıslar. cemiyetler İslamiyetin en güçlü taraflarının ilim olduğunu, infak olduğunu, mücadelecilik, savaşçılık olduğunu görerek, bunları teker teker yok etmek için yanlış reçeteleri sunmuşlardır. Ama, ahlak-ı Muhammed-i gözden kaçmayacak yahut inkar edilmeyecek kadar mükemmelliği temsil ettiği için, ne tarafından baksanız onun içerisindeki infakı, mahviyeti, ilmi, mücahitliği mutlaka göreceksiniz. Bundan dolayıdır ki, ahlak-ı Muhammedinin adaleti, hakkı içerisine alan düzen sistemindeki varlığını hayranlıkla izlememiz için defalarca, milyonlarca kez Asr-ı Saadeti ve Efendimizin hayatını çok, iyi okumamız lazım gelir.

Ahlak-ı Muhammediyi teorik çizgilerden çıkarıp, bit bütünlük içerisinde,' Fahr-i Kainat Efendimizin hayatında, savaşlarında, insanlara yaptığı muamelelerde, sabrında ve insanlığa yaptığı müthiş hizmetlerde görürüz. Çünkü Efendimizin 12 yıl bütün mücadelesine rağmen, 150 kişinin üzerinde taraftar bulamamasına karşı gösterdiği direnç ve sabır, aklı başındaki bütün bilim adamlarını hayran bırakıyor. Hatta Fahr-i Kainat Efendimizin 12 yıl 150 kişi ile mücadelesini sürdürme sabrı, Allah gerçeğine karşı olan itimadının, sevgisinin ve ilgisinin en mükemmel tezahürüdür ve Peygamberliğinin en müthiş örneğidir.

Efendimiz ayetleri yorumlarken de fevkalade ince davranmıştır. İnsanın elini cebine atmasındaki zorluktan dolayı borç verme kademelerini Efendimiz bir kolaylık olarak göstermiştir. İnfak etmiyorsan bari çıkarıp borç ver. On kişiye borç ver, sekizi getirip öder ikisi kalırsa, on kişiye birden infak etmiş sayılırsınız buyuruyor.

"Yazıklar olsun o namaz kılan münafıklara! Onlar ki, namazlarından gafildirler. Onlar ki, Allah rızasını aramak yerine, insanlara gösteriş yaparlar. En küçük bir yardımı da insanlardan esirgerler" (Mâûn Süresi, 4-7) ayetini yumuşatmak için Efendimiz, "Hiç değilse borç verin, borçluyu sıkıştırmayın, hatta gerekirse bağışlayın" buyuruyor.

Efendimiz bunu o adamın o sıradaki bütün namazları kabul olsun diye söylemiştir. Bu, fevkalade büyük bir inceliktir. Çoğumuz, "Namaza duruyorum, kabul oldu mu, olmadı mı, aklıma namazda bir şeyler geliyor" deriz. Bunlar hiç mühim değildir. Eğer o sırada bir mü'mine borç vermişsek, ödemeyince gönlümüze bir sıkıntı getirmeden de benim sevabım olsun diyebiliyorsak, o borç ödenene kadar kıldığımız bütün namazlar kabul olur. Maûn Sûresi'nin yukarıdaki ayetleri üzerinde çok durulması gereken bir husustur. Borç vermek de bir nevi yardımlaşmadır. Bu kadar hassas ,bir konuyu Efendimizin bu kadar geniş tutması ve herkese yaygın hale getirmesi namaz kılanların hepsinin namazının kabul olması içindir.

Efendimiz, "Namaz Allah'la konuşmaktır" buyuruyor. Bu kadar önemli bir ibadet olan namazın kabul olmamasının bir numaralı 'sebebi, Süre-i Maûn'da bildirilen yardımlaşma huyunun teşekkül etmemesidir. İki numaralı sebebi ise eğer imanında zaaf varsa namaz kabul olmaz. çünkü şek üzerine iman teşekkül etmez. Mü'min olmayana da zaten namaz farz olmaz. Bir insanın evvela beton gibi imam olacak.

Beton gibi imandan kastımız şudur. Şu dünyanın kargaşasında iletişim vasıtaları, radyolar, televizyonlar, gazeteler imanımızı yontacak envai çeşit balonlar uçurur. Başka gezegenden, uzaydan gelenler şöyle yapmış, böyle yapmış veya siz aslında maymundan geldiniz gibi balonlar uçururlar. Bunlar, üzerine bir sünger bastırmışsın gibi bütün imanın zevkini alır bunlar.

Öyle bir imana sahip olacak, kendimize öyle bir iman kapısı açacak ve Cenab-ı Hakka, "Ya Rabbi şahit ol ki, şu dünyada yaşayan insanların hepsi imanından dönse. hepsi kendilerine göre mantıklı, fotoğraflı, sinemalı dinin aslı yoktur, inanmayın diye getirip karşıma koysalar, yine ben Senden dönmeyeceğim, Resulünün yolundan dönmeyeceğim. Şahit ol bana" diyeceğiz. İman böyle olacak.

Namaz gibi önemli bir ibadeti yaparken, aklımızdan annemiz, babamız, hastalığımız, evladımız geçerse, "Namazım kabul olmadı" dediğimiz zaman, "Hayır," diyor Cenab-ı Hak, "Siz imanınızIa namaza durmuş iseniz, ve de buhul sahibi değilseniz, Ben sizin namazınızı kabul ederim" buyuruyor. Çünkü Allah'ın bize emrettiği taklit namazdır. Gerçek namaz kılmak çok özel bir hadisedir.

Sûre-i Maun'da Allah, "Veyl," diyor, "siz yardımlaşma yapmıyorsunuz, kimseye faydanız yok, o namaz sahtedir, o namaz yanlıştır" buyuruyor. Efendimizin bu ayetlere getirdiği yorum şudur.

"İnfakı olmayanın namazı yoktur. Namazı olmayanın hiçbir şeyi yoktur." Bu hadis-i şerif, Müslümanlığın özet yorumudur.

Biliyorsunuz günah ve sevap ayrı mütalaa edilmesi gereken konulardır. Bunun çok tartışması olmuştur. Bana da çeşitli yerlerde sormuşlardır: "Bu adam namaz kılıyor, ama arada içki de içiyor, öyleyse namaz kılmasın." Ama, Allah öyle demiyor. "İçki içersen şu kadar eksi puan, namaz kılarsan bu kadar artı puan alırsın." Kısacası bunun değerlendirmesi Cenab-ı Hakka aittir.

Biz Rabbimizin Sûre-i Maûn'da "Veyl" diye nitelendirdiği sınıfa girmemeye hassasiyetle özen göstereceğiz. İmkanlarımız neye elveriyorsa yardımlaşma zevkini bir an için unutmayacağız. Böylece ahlak-ı Muhammedinin bir unsurunu daha yaşamanın doyumsuz hazzını alacağız.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İlmin Ahlâk-ı Muhammedî Üzerindeki Yerleşim Sırrı

İlmin ahlak-ı Muhammedi üzerindeki önemli yerleşim sırrını anlamak için ahlak-ı Muhammedinin ne kadar üst seviyede bir karakter mimarisi olduğuna tekrar hayranlıkla bakmak lazım. Fahr-i Kainat Efendimizin yeryüzüne getirdiği ahlakın içerisine ilmi koyması, "İlim olmadan ahlak da olmaz" sırrını tensip etmesi, aynı zamanda İslamiyet ışığında çıkış hikmetlerini gösterir. Çünkü İslamiyet bilgisizliğe, cahilliğe karşı çıkmış, savaş vermiş bir dindir. Elbette ki ahlak-ı Muhammedinin temel unsurları üzerinde ilim olacaktır. İlim kavramını iki şeyden kurtarmak lazımdır.

Birincisi; kendi dar beyninin içerisinde tanım yapıp, göstermelik bir bilgiçlik çizgisinden kurtarmak...

İkincisi de; diğer insanları aldatmak için ilmin vasıta edilmesini, bir büyüklük hadisesi tarzına getirilmesini engellemek...

Çünkü ilim, Allah'ın bir sıfatının tezahürüdür. Yani ilim, tabiattaki birtakım hadiseler arasında münasebet kurma değil, Allah'ın çok özel bir hikmeti, çok özel bir esmasıdır ki; ilmin hikmeti içerisinde, ilmin güzelliği içerisinde, Allah'a yakınlık vardır. Eğer ilim layıkı derecede ahlak-i Muhammedinin bir unsuru olarak benimsenirse, o ilim, insanı hem dünyayı öğrenmek, hem evrenleri öğrenmek ve bu sayede dünyada rahatça yaşamak gibi birtakım dengelere götürdüğü gibi daha da önemlisi Allah'a yakîn kılar. Allah'a yakîn olabilmek, Kur'an'ı anlayabilmek için ilim sahibi olmak şarttır. İlmi sınırlamak da çok yanlıştır, din ilmi, İslamiyet gibi çizgi çekmek yanlıştır.

Çünkü Fahr-i Kainat Efendimizin ilim tanımlarında olsun, Kur'an'ın ilim tanımlarında olsun sınır yoktur. Allah'ın bütün evrenlere ait hususiyetleri ilim sırrı ile, ilim sıfatı ile süslemiş olması, bunları bize öğretmek, göstermek içindir. Yoksa herhangi bir eşyanın ilme eşya olarak ihtiyacı yoktur. Ama, Muhiddin-i Arabi Hazretlerinin tanımı ile, Cenab-ı Hakkın, insanoğluna, yarattığı varlıkların hikmetlerini öğretmek için, ilim sırrı ile tecellisi, yansıması vardır. Şu halde ilmi mutlaka ahlak-ı Muhammedinin unsurları arasında mütalaa edeceğiz. Çünkü Kur'an'ı anlamamız ilme bağlıdır. Bu ilmi kesb etmek de ahlak-ı Muhammedinin zorunlu bir ifadesidir.

Fahr-i Kainat Efendimizin ilmi güzelliği, ilmi sonsuzluğu üzerinde herhangi bir tartışma açmak mümkün değildir. Onun ilminin adeta azaltılarak tarih içerisine perde perde yansımasını, bütün ilmin temel unsur olduğunu seyrediyoruz. Çünkü Efendimizin ilim konusunda en önemli unsuru Allah'ı tanımak, Allah'ı sezmek sırrında aramak lazım. "En büyük alim kimdir?" dediğimiz zaman, gerçekçi bir düşünceyle, "Allah'ı en iyi anlayan, Allah'ı en iyi sezen, Allah'ı en iyi bilendir" dememiz gerekiyor ki, gelmiş geçmiş bütün insanlar arasında Allah'ı en iyi sezen, Allah'ı en iyi bilen Fahr-i Kainat Efendimizdir. O halde ilmi en yüce olan zat Fahr-i Kâinat Efendimizdir.

Fahr-i Kainat Efendimiz ilminin yüceliğini bize yansıtırken, bir taraftan evrenlerin kitabı, evrenlerin bilimsel talimnamesi mahiyetinde olan Kur'an ayetlerini bize yorumlamış, bir taraftan da insan karakteri üzerindeki bütün zaafları, ayrıca bu zaafların yanında da bütün kabiliyetleri teşhis etmiştir. Büyük bir ruh hekimi sırrı içerisinde insanların nasıl yüceleceğini tanıtmıştır. Efendimizin ilmini dış kalıplar halinde anlatırken bendenizin de sık sık anlattığı gibi tıp ilminde birinci, askerlik ilminde birincidir. En güzel şeyler hep Efendimizden tercüme edilerek gelmiştir. Ama, bunu bilmekle beraber asıl özünde", Fahr-i Kâinat Efendimizin ilmi, "Allah'ı bilme sanatı"dır. Birinci olarak bunu hiç unutmamak lazım gelir.

İkincisi insanı bilme sanatıdır. Fahr-i Kainat Efendimizin insan analizi, insanların nefisleri ve gönülleri arasındaki savaş kavgalarını bilmesi ve buna göre bizlere çıkar yollan göstermesi ilmin zirvesidir. Bu açıdan baktığınız takdirde, Fahr-i Kainat Efendimiz, bilim analizlerinin merkezidir. Yani, "İnsan nasıl analiz edilir? İnsan ruhu hastalıktan kurtulabilir?" Bunun tek alimi Fahr-i Kainat Efendimizdir. Onun için Efendimizin ilmini sakın ola ki. zahirde gördüğümüz birtakım fizik, matematik ve tıp ilminin basit çizgileri arasına hapsetmeyiniz. Onun ilmi sonsuzdur. çünkü Cenab-ı Hak, "Alim" isminin bütün hikmetlerini Fahr-i Kainat Efendimize yansıtmıştır. Bundan dolayıdır ki, Fahr-i Kâinat Efendimiz, özel eğitiminde yetişen Hz. Ali için, "Ben ilmin şehriyim, Ali bunun kapısıdır” buyurmuştur. Bunun sırrı nedir diye düşünürsek, meşhur cebir ilmi Hz. Ali Efendimizin öğrettikleri ile meydana gelmiştir. Bu fevkalade enteresan bir şeydir. Çünkü cebir ilmini keşfeden Horasanlı Cabir, Cafer-i Sadık'ın talebesidir. Cafer-i Sadık da bildiğiniz gibi Hz. Ali’nin torunlarındandır ve matematik ilmini doğrudan doğruya onun vasıtasıyla almıştır. Şu halde ilim mutlaka Fahr-i Kainat Efendimizden. evrenlere yansıyan bir hikmet taşır. Nasıl olur da ahlakın bir unsuru da ilim olur? Çünkü ahlak kavramı içerisinde o kadar büzüştürülmüş. küçültülmüşüzdür ki. birtakım alıştığımız gelenekleri ahlak sanmışız.

Halbuki ahlak-ı Muhammedi dediğimiz zaman. ilmin kesinlikle bir ahlak-ı Muhammedi unsuru olduğunu bilmek zorundayız ve ahlak-ı Muhammedi hakkı için, yahut da ahlak-ı Muhammediye uymak için ilim öğrenmek zorundayız. İslam toplumları, bunu bilerek ve yaşayarak çok geniş fırsatlar elde etmiş, ama bundan uzaklaştığı zaman da köşelerde kalmışlar ve hakikaten İslamiyeti temsil edemez hale gelmişlerdir.

Ahlak-ı Muhammedinin ilim ve insanlık sevgisiyle yoğruluşunu temsil eden. özellikle Osmanlı ve Selçuklu tarih sayfalarına baktığınız zaman her şeyin dört dörtlük olduğunu görüyoruz. Çünkü ahlak-ı Muhammedi fertler aracılığıyla topluma mümkün olduğu kadar iyi bir düzende yansımıştır. Ne zaman ki bu yansımalar sınırlarını kaybetmiş. ilmin bir ahlak-ı Muhammedi unsuru olduğunun farkına varı1maz. cesaretin, savaşmanın bir ahlak-ı Muhammedi unsuru olduğu bilmezlikten gelinir hale gelmiş. ondan sonra yavaş yavaş Osmanlı medeniyeti Avrupa’da yeniden derlenip, toparlanıp geri dönme safhasına gelmiştir. Demek ki, ahlak-ı Muhammedi, insan olsun. toplum olsun, millet olsun; ilmi ile, fazileti ile. yurdu savunmasından insanları sevmesine, bütün insanlara kucağını açmasına kadar bir bütündür.

Fahr-i Kainat Efendimizin ahlakındaki sonsuz güzelliklerin bir tecellisi de Uhud'da teşekkül etmiş bir hadisedir. Fahr-i Kâinat Efendimiz, Uhud Savaşı sırasında Cenab-ı Hakka özellikle niyaz ederek manevi yardımlardan öte, İslamların ve kendisinin mücadelesini seyretmesini talep etmiştir. Bundan dolayıdır ki, Uhud Savaşının içerisinde hırçın sahifeler, gerilemeler, ilerlemeler meydana gelmiş, fakat Uhud Savaşı da kafir sınıfının hüsranı ile sonuçlanmıştır. Dikkat ederseniz, Efendimiz, Uhud Savaşına, bizzat, yani okunu fırlatarak iştirak etmiştir. İşte bu Fahr-i Kâinat Efendimizin ahlakındaki akıl almaz hikmetlerden bir tanesidir. İnsanlık sevgisinin, bütün insanlığı kurtarmanın zirvesinde oturan Fahr-i Kainat Efendimiz nasıl olmuş da savaşa bizzat fiilen iştirak etmiştir?

İşte bu ahlak-ı Muhammedinin sonsuz çizgisinin bilinir ve bilinmez hikmetleridir. Çünkü Allah, ilmi nasıl bir ahlakın unsuru olarak lütfetmiş, birtakım fizik dengeleri yaratmışsa, fiziki dengeler arasındaki ilgiyi Fahr-i Kainat Efendimizin ilim sentezine verdiğimizde, şerrin defedilmesi için bizim vasıtamızla itlâf edilmesi lazım gelir ki. ahlak-ı Muhammedinin içerisindeki savaş işte bu sırrı taşır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İmanlı Nesil Müjdesi

Dünya hayatı bir curcuna, bir fırtınadır. Bu curcunaya ve fırtınaya kapılmamak için insanın gönlündeki imanın sağlıklı olması gereklidir. Gönüldeki iman bir çiçek gibidir, tohumunu atarsınız. Kelime-i şehadet onun tohumdur. Ondan sonra bu tohumun bir çiçek olarak meydana gelmesi için iki şeye ihtiyaç vardır. Birisi güneş, diğeri su. Nasıl ki, bir çiçeğin açması için güneşe ve suya ihtiyacı varsa, gönüldeki iman çiçeğinin açması için de güneş ve suya ihtiyaç vardır. Güneş namazı, su infâkı temsil eder. Bir insan namazı ve infakı terk ederse gönüldeki iman çiçeği yavaş yavaş kurur.

Sûre-i Bakara'da, "Ancak namaz kılar, infâk ederseniz adamsınız, eğer bunları yapmıyorsanız bu Kur'an size hitap etmez, bu kitaptan bir şey anlayamazsınız" diyor Allah. Birçok ayette de, "Habibim, sen Kur'an okuyorsun. onlar kaçıp gidiyorlar. Onların kulaklarında bir uğultu kalır. Kur'an'dan bir mucize kalmaz" diyor.

Binaenaleyh, Kur'an'ın sırrında, Kur'an'ın içerisinde geçen kelimelerdir ki, gönlümüzün bir miktar..açılabilmesi için, iman çiçeğinin suyunu. devamlı vereceğiz, yardımlaşacağız, güneşten hiç çekmeyeceğiz, namaz kılacağız. Cenab-ı Hak, "Bu sistem içerisinde yüreğinizde iman kalır" buyuruyor.

Çoluğunuzu çocuğunuzu, eşinizi, dostunuzu, yakınlarınızı özellikle namaza mutlaka alıştırın. Namaz kılmayan insanın imanı yok demek değildir. İman ayrı bir cevherdir, Allah lütfeder, gönlüne düşer, iman eder, ama uzun müddet yaşayamaz. Namaz ve infâkla takviye şarttır.

Çocuğunuz anjin olsa ne kadar telaşa düşersiniz. İmansızlık kanserden daha kötüdür. Kanser bu dünyadaki hayatınıza son verir, ama imansızlık trilyonlarca yıllık hayatınıza son verecektir. Allah rızası için ahirete inanıyorsanız, çocuğunuzun üç-beş günlük dünyası için gösterdiğiniz gayreti, trilyon yıllık manevi hayatı için de gösterin. Allah rızası için zaafa düşmeyin. .

Genellikle, "İyi olur inşaallah" denir. Ne zaman iyi olur? Çocuğunuz imansız gittiği takdirde nasıl hesap vereceksiniz? Onun için namaz ve infaka çocuğunuzu alıştırın. Bazı kişiler, "Aman, benim çocuğum çok tutumludur" der ve bununla gurur duyarlar. Çünkü Batının tipine göre yetiştiriyor. Bir Batılıdan menfaatinin olmadığı yerde 25 kuruş alamazsınız.

Çocuğunuza, "Evladım sen bana, her gün bir kişiye iyilik yaptığını söyle" deyin. Ondan sonra hiç değilse bir pa­zar günü, "Gel beraber bir öğlen namazı kılalım" deyin. Bunu demiyorsak, Cenab-ı Hakkın karşısında hesap vermemiz de zorlaşır.

"Allahım, ben Seni çok seviyorum, Sana inanıyorum" dediğimiz zaman Cenab-ı Hak da, "Peki, Bana inanıyordun, ahirete inanıyordun da, çocuğun azap çekmesin diye niçin namaz kıldırmadın? Çocuğun ateşi çıkınca tedavi etmesini, ilaç vermesini biliyorsun da, çocuğun manevi ateşi çıktığı zaman niçin tedbir almıyorsun?" demez mi?

Ben burada altını çizerek bir şey söylemek istiyorum. Bir avuç mü'min dahi olsa, eşini, çocuğunu Allah'ın ve Resulünün istediği bir biçimde, onu, rıza-yı İlahiye, rızayı Muhammediye uygun yetiştirmek için gayret sarfetse bu bir tohum gibi ürer. Nasıl kötülükler ürerse, iyilikler de ürer ve şu anda Türkiye'de genç nesil üzerinde namaza düşkünlük, imana rağbet, bu üremenin neticesidir.

Bir köşede bir insan iman etmiş, iki kişi bir araya gelmiş, "Aman ya Rabbi, keşke herkes iman etse" demiş, bu bir çığ gibi dalgalanmıştır. Şuna inanınız ki, bugünkü kuşak, bugünkü genç nesil, benim yaşımdakileri bin defa suda boğar, çok çok iyi mü'minlerdir. Ve her gelen nesil daha da iyi olacaktır. Bu düzelmiş gruba kendi evlatlarınızı da katın.

Dün camilerde emeklilerden başka kimseyi göremiyorduk. Ben talebeyken Afyon'da camiye giderdim. Cemaatin içinde genç olarak bir tek ben olurdum. İkinci bir genç bulamazdınız. Hamdolsun, bugün Türkiye'de genç nüfusta bütün dünyaya örnek olacak sayıda mü'min vardır. Dikkat ediniz, Müslüman demiyorum, imanı Allah tarafından mühürlenmiş, iman pasaportu almış olanları kastediyorum. Allah, inşaallah bunların sayılarını arttırsın. Onların yüzü suyu hürmetine kapıda bekleyen Azerbaycanlı, Kazakistanlı kardeşlerimizi de mü'minlere dahil etsin. Ondan sonra da dünya, şapkasını önüne koyup bir daha düşünsün. Çünkü Allah, "Ka1irler istemese de nurumu tamamlayacağım" buyuruyor.

Bu yalnız Asr-ı Saadete ait bir hüküm değildir. Kıyamete kadar olan nur-u Muhammedîdir ki, bunun önüne hiç kimse geçemez. "Efendim, İslamın düşmanı çok" di yenlere aldırmayınız. Hiç kimse bir şey yapamaz. Çünkü Cenab-ı Hak, İslam mumunu söndürecek dudak yaratmamıştır. İslam mumunu söndürecek birilerini mi görüyorsunuz? O yüreğinizdeki korkudur. Bütün mesele mü'minin paniğe kapılmaması, Allah'ın, Resulullahın emirlerini yüreğine sindirmesidir.

Ekonomide de paniğe kapılmayın. Şimdi Türkiye'de mel'anet sınıfı "Türkiye battı batıyor, aç kalacağız," bilmem ne olacak gibi sözlerle davul çalıyor. İnanmayınız, Türkiye'de ekonominin bozulması iman edenlerin azalmasıdır. Bu sayı arttıkça. ekonomi düzelecektir, göreceksiniz.

Türkiye ve Türkiye'nin dışında bulunan Türklerin kuracakları devletler de dünyanın en zengin devletleri olacaktır. Herkes, Almanya'da. Belçika'da işçi olsam diye imrenir. onlar Türkiye'ye işçi olarak geleceklerdir. buna inanınız. Eğer dünyamı değiştirmiş olursam, "Hoca söylemişti" der, arkamdan bir Fatiha okursunuz. Yok yaşıyorsam ben de sizlerle aynı zevki yaşarım.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İnsanlık Sevgisi

Ahlâk-ı Muhammedinin en önemli bir diğer unsuru da şüphesiz ki. insanlık sevgisidir. İnsanlık sevgisini bugün neredeyse reklam filmi haline getirmektedirler. İnsanları sevmek şöyle dursun. aslında insanlardan nefret eden. insanı bulduğu yerde boğup her türlü çıkarını bir başka insandan kazanmak isteyenler. sırf sahtecilik ve gösteriş uğruna insanlık sevgisinden bahsetmektedirler. Bunun en ciddi örneği birtakım marksist, ateist insanlık sevgisi taklitçileridir. İnsanı hiçbir şekilde sevmeyen. insanı hayvan mertebesine indiren. hayvanın, bir parçası. benzen sayan bir düşüncenin insanı sevmesi mümkün değildir.

Yine insanlık sevgisini parçalayarak. hayvan sevgileriyle, yahut çeşitli afişlerle, sloganlarla insanlık sevgisi tesis etmek mümkün değildir. Dikkat eder bakarsanız tarihte insanlığa en büyük suikastları yapanlar, insanlık sevgisi adına bugün ön planda bir tarz şamata yapanlardır. İşte Avrupa'nın hali ortada, Rusya'nın hali ortada. Kısacası insanlık sevgisi ancak ahlak-ı Muhammedîde vardır.

Eğer bir insan; infak edip, namaz kılıp, mahviyet sırrına erememişse, bunlara bağlı olarak kendindeki bütün nimetleri insanlarla paylaşma sırrına erememişse, Fahr-i Kâinat Efendimizin emrettiği hoşgörü, merhamet, adalet gibi hikmetli Kur'an emirler4ıe uyamamışsa, böyle bir insanın insanlık sevgisi duyması mümkün değildir. İnsanlık sevgisini duymak, insanlık sevgisini yaşamakla olur. Yani bir insan insanlık sevgisi duyuyorsa, mutlaka o sevgiyi yaşamak mecburiyetindedir. Tarih boyunca insanlık sevgisi duyan cemiyetler, fertler çok aşikar şekilde İslam toplumları olmuşlardır. Dikkat ederseniz Osmanlı'nın, Selçuklu'nun insanlık sevgisi, bütün Avrupa'nın hayat tarzını değiştirmiştir. Görmedikleri hadiseler gerek Anadolu'da Rum kültürünün, gerekse Avrupa'daki diğer Hristiyan kültürünün üzerine bir ışık gibi doğmuştur ve insanlık sevgisini hem Anadolu, hem de Avrupa İslam yorumundan öğrenmiştir. Yalnız Hz. Mevlana, Hacı Bektaş-ı eli gibi büyük velilerin tanımlarından değil, bizzat bir askerin, bir yeniçerinin yaptığı muamelelerden öğrenmişlerdir insanlık sevgisinin değişmezliğini...

Bu değişmezlik Allah'a imana paraleldir. Yani insanı Allah'a inandığı için, Allah öyle emrettiği için sevecek. Elbette şöyle bir kaynaktan gelen insanlık sevgisi ayakta durur. Bu yüzdendir ki, yine bizim çok muhalifi olduğumuz hayvan sevgisiyle insanlık sevgisine gitmek mümkün değildir. Hayvanlara karşı şefkat ve sevgi göstermek elbette faziletli bir davranıştır, zaten bir mü'min her türlü mahlükata karşı çok sıcak bir ilgi duymak zorundadır. Ancak hayvan sevgisiyle, hele hele evcil hayvanların sevgileriyle insanlık sevgisine gitmek mümkün değildir. Çünkü insanlık sevgisi gönül faaliyetidir. Gönül faaliyeti de bir hayvan ile insan arasında teşekkül edemez, çünkü gönül yalnız insanda vardır.

Peki, diğer sevgiler insanlık sevgisine yol açabilir mi diye düşünecek olursak, onun da olması mümkün değildir. Zira gönülden gelmeyen sevgiler tutkudur. Tutku ve sevgiyi iyi ayırd etmemiz lazım. Ahlak-ı Muhammedinin en önemli hususiyetlerinden biri de, birçok kavramı açıklığa kavuşturmasıdır. Ahlak-ı Muhammedi, ancak ve ancak gönülden gelen yaklaşımların, yakınlıkların sevgi olduğunu kabul etmiştir. Gönülden gelen yakınlıklar ise, ancak insandan insana, insanın özündeki Allah sevgisinden yansıyarak diğer insanlara gelebilir ve bu yüzdendir ki insanlık sevgisi karşılıklıdır.

Hz. Mevlana'nın, Anadoluya gelip orada Hıristiyan kültürü ve din adamlarına karşı gösterdiği sıcak sevgi, bütün Hıristiyanların İslamiyete yakınlığına sebep olmuştur. Bu nedenle İslamiyet, Anadolu’da yerleşirken, kültürünün özüne sevgi ile gitmiştir. Bu sevgiyi de Hz. Mevlana, Hz. Hacı Bektaş-ı Veli, Hz. Ahi Evran gibi veliler sembolize etmiştir. Hatta İstanbul'un fethinde bile meşhur Cibali Baba, Rumlarla o kadar içti dışlı bir sevgi şalteri kurmuştur ki, adeta İstanbul'un fethinden önceki birkaç sene içerisinde Rum kültürü, İslam düşmanlığını, Türk düşmanlığını terk etmek zorunda kalmış ve bu sayede İstanbul uzun müddet kültür kavgası yaşamıştır.

Bu fevkalade önemlidir. Yani dünyanın neresinde olursa olsun, birbirleriyle sonradan siyasi sebeplerle karşılaşmış, savaşmış milletler arasındaki denge, düşmanlık şeklinde yürüdüğü halde, İstanbul'da Cibali Babanın gösterdiği sevgi, Şeyh Vefa'nın gösterdiği sevgi, dahası Fatih'in. Kur'an'ı uygulamak konusundaki mahviyetiyle birlikte gösterdiği sevgi, Rum kültürünün ta Roma'dan İstanbul çizgisine kadar şer haline gelmesini engellemiştir.

O halde ahlak-ı Muhammedide, yani insanlık temel karakterine pırlanta çizgiyi çizen hadisedeki bütün unsurlar, aslında dünyayı Cennet haline getiren, kavgalardan ötelere sıçratan ve sevimli toplumlar meydana getiren büyük unsurlardır. Eğer bu açıdan çok dikkat ederseniz, ahlak-ı Muhamedînin yalnız fertlere, karşı getirdiği güzellikleri ötesinde, topluma karşı getirdiği güzellikleri, sıcaklığı seyredersiniz.

Fahr-i Kâinat Efendimizin insanlık karakter çizgisi üzerinde harika mimar edasıyla işlediği bu gergefin unsurlarına dikkat ederseniz; ahlak-ı Muhammediyi bir bütün olarak namaz ve infakla başlattığımız, mahviyetle devam ettiğimiz, yine insanlık sevgisi ve insanların pek azında olması mümkün olabilen, vera gibi takvanın çok ötesine çıkan çizgiler taşımakla beraber, aslında hem fertleri, hem toplumları, hem milletleri huzura, refaha, felâha kavuşturan bütün güzellikleri seyredebilirsiniz.

Bir şeyi unutmamak gerekir. Mesela ilim bir ahlak-ı Muhammedi unsurudur. Kuru kuruya ahlak-ı Muhammedi çizgisi üzerindeki güzellikleri sırayla sayarsınız, ama ilim yoksa yaygınlaşma yoktur. Bundan dolayıdır ki, ahlak-ı Muhammedi ilmîleştirilmiş ve yaygınlaştırılmıştır. Dikkat .ederseniz büyük İslam alimleri ki, biz bu İslam alimleri çerçevesinde daha çok büyük İslam velilerini kastediyoruz, bu veliler maddi, manevi ilimleri avuçlarının içinde oyuncak haline getirmiş ve bunu topluma ahlak-ı Muhammedi olarak anlatmışlardır.

Fahr-i Kâinat Efendimizin, ilmi, ahlak-ı Muhammedi unsurları üzerine kaydetmesinin namütenahi örnekleri vardır ki, bunları sırf perde perde Efendimize iman açısından seyrettiğimiz takdirde, tıbba getirdiği reformlar, o zamanın ölçüleri içerisinde astronomiye getirdiği reformlar, sağlığa getirdiği reformlar, Fahr-i Kâinat Efendimizin ilme ne kadar sıcak, ne kadar yakın olduğunu, binaenaleyh ahlak-ı Muhammedi çizgisi içerisinde ilmin kaçınılmaz olduğunu seyrederiz. Nitekim okumanın, yazmanın, ilim öğrenmenin farz olduğu bir dinin sahibinin ahlakında, mutlaka değişmez çizgiler halinde kayıtlı iman vardır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ahlâk-ı Muhammedînin Muhteşem Yorumu ve Mahviyet

Fahr-i Kâinat Efendimizin ahlakındaki en önemli unsurlardan biri de, mahviyettir. Fahr-i Kâinat Efendimiz, hiçbir insanın içine sindiremediği kadar mahviyeti, yokluğu içine sindirmiştir. Çeşitli hadisatta, bütün dünya tarihini tetkik ettiğimiz zaman hiç kimse Cenab-ı Hakkın verdiği mevkii, gücü terk ederek, onu kenardan seyretmemiştir. Fahr-i Kainat Efendimiz bunu yapmıştır. İmzasının altına "Allah'ın Resulü" dedikten sonra, mutlaka baş kısmına "Allah'ın kulu" demiştir. Bu çok önemli bir hadisedir.

Fahr-i Kainat Efendimiz, hizmetine talipli birçok insan olmasına rağmen. evde, camide, dışarıda her işini mutlaka kendisi görmüştür. Biliyorsunuz, Medine'ye hicretten sonra Mescid-i Nebevinin yapılmasında bizzat çalışmıştır ki, o zaman Efendimiz 50 yaşın üzerindeydi. Fahr-i Kainat Efendimizin bu tarz davranışı ahlak-ı Muhammedînin çok önemli bir unsurudur. çünkü Fahr-i Kainat Efendimiz sadece peygamber değil, aynı zamanda Medine'nin devlet başkamdır, Allah Resulü'dür, hepsinden önemlisi Allah sevgilisidir. Ama, bütün bunlara rağmen bir kul gibi yaşamış ve imzasıyla beraber, "Kul Muhammed" kelimesini kullanmıştır. Bu Efendimizin mahviyetinde çok önemli bir unsurdur.

Eğer bir insanda ahlak unsurlarını tetkik etmeye çalışıyorsak, bu tetkik etmek istediğimiz hususiyetler içerisinde mutlaka mahviyeti bulmalıyız. Fahr-i Kainat Efendimizin ahlakına talip olup da mahviyet göstermeyen, gurur gösteren, "Her şeyi kendim yaptım kendim becerdim" diyen insanların ahlak-ı Muhammedi ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur.

Bir insanın, Allah karşısında, kendi benliğini, diz çöktürerek, hırpalayarak rükûa ve secdeye vardırma arzusu... Yani namaz olmadıktan sonra, ahlak olmuyor. Kendinde olanı paylaşmayınca ahlak olmuyor, mahviyet olmayınca da ahlak olmuyor. Ahlak-ı Muhammedi teşekkül etmiyor. Çünkü Fahr-i Kainat Efendimiz ahlakı tanımlarken, her yönüyle, her cihetiyle bize takdim etmiştir. Onu bir solgun acziyet gibi kabul etmemiştir. Bilakis güçlülüğün, teşebbüsün ifadesi olarak görmüştür.

Savaşmak bir ahlak-ı Muhammedîdir. Sabahtan akşama kadar, hatta geceleri çalışmak da bir ahlak-ı Muhammedi unsurudur. Bunların yanında da namaz, infâk, mahviyet gibi temelini Efendimizden alan bir insanlık karakter pırlantası vardır . Yani Efendimiz eline bir keski aleti alarak, insanlık pırlantasını öyle bir şekilde işlemiştir ki, bu şekil Allah'a, "Evet, Benim istediğim kul, yarattığım mahlûkatın içerisinde özel bir yer vererek seçtiğim kul budur" dedirtecek güzelliktedir. Mü'minlerin ahlak-ı Muhammedi ile eğitilerek bir noktaya varabilmeleri, Allah rızasının ötesinde hoşnutluğunun ve zevkinin en üst seviyesidir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Efendimizin Görmek İstediği İnfâk Tarzı

Asr-ı Saadetteki Efendimizin muhabbetini kazanmış yücelerimizin tümü infâk ustasıdır. Çünkü Asr-ı Saadetteki mü'minler üzerinde, "Bu namaz kılıyordu, bu kılmıyordu" diye tartışmak mümkün değil. Hepsi namazın, ezanın saatini büyük bir hasretle, bir sevgiliye kavuşmak gibi büyük bir huşûyla beklemekteydiler. Bu namaz ibadetinin yanında bir tercih noktası ancak infakla mümkündür. Asr-ı Saadette Efendimizin sevdiği insanların, dostlarının sırrı infâktır. Gerek dört halife, gerekse Ashab-ı Güzin şüphesiz ki en baştadır. Ehl-i Beyt infâklarıyla meşhurdur.

Hz. Resulullaha benzemenin zorluğunu göze alırsak onun sevdiklerine benzemenin yollarını aramak lazım ki, inşaallah biz mü'minlere bu sır nasip olur. Attığımız her adımda, soluduğumuz her nefeste Efendimize sevimli gelecek bir çareyi aramalıyız. Bu çareyi nasıl bulacağız? Efendimize karşı gönlü coşturarak, aşkla galeyana gelip Efendimizin 14 asır önce görüntü gibi görünen, aslında her zaman var olan görüntüsüne nasıl yaklaşacağız, bu olay bir olay değildir. Mü'minliği tescil ettirmenin yolu hepsi birer infak ustası olan Fahr-i Kainatın yakınlarına benzemekten geçer.

Hz. Aişe'nin Efendimize eş olarak takdiminde, namütenahi hikmetler vardır. Bunlardan bir tanesi zeka ve hafıza bakımından çok süper oluşudur, ama asıl mesele Hz. Ebubekir Efendimizin inf3ak sırrıdır. Bilindiği gibi, Hz. Ebubekir mü'minlere para dağıtmak için Yahudilere borçlanmış. Borcunu ödeyemeyince Yahudiler, Hz. Aişe'yi esir pazarında satmak istemişlerdir. Ama, bu olaya Allah karşı çıkmış ve Hz. Aişe'nin gözlerinden dökülen yaşları inci tanesi haline getirmiştir. Yahudiler de kolyesi kırıldı zannıyla incileri alıp Hz. Aişe'yi bırakmışlardır. İşte o anda Fahr-i Kainata eş olma sırrı doğmuştur.

Bunları bile bile, "Hayır, ben köşemde oturacağım. Pa­ralarımı üst üste koyacağım. Yarın belki kalp damarım tıkanır, ameliyat olmam gerekir" demekle olmaz. Bunun İslamiyetle ilgisi yoktur. Cenab-ı Hakkın tablosunda infâksız iltimas yoktur. Ve yine nefislerin çok iyi bilmesi lazım gelir ki, Cenab-ı Hak, Sûre-i Vâkıa'da, "Mü'minler evrenleri gezerken son durak olarak Cehennemi de görsünler" diye emretmiştir. Sebebi de şudur. "Eğer daha evvel görürlerse mü'minler niyaz eder cehennemi söndürür" diyedir.

Çünkü içindekiler, "Biz cahildik, cimriydik, infâk etmezdik, onun için çıkamıyoruz buradan" derler. Elbette hiçbir mü 'mine Cehenneme gitme layık görülmez, ama günahlarının büyüklüğü dolayısıyla bir Cehennem azabı varsa, buradan çıkışın anahtarı da infâktır. Çünkü infak etmişse orada kalması mümkün değildir.

Efendimizin yakınları şehitlik yarışı içindedir. Aşere-i mübeşşere emri gelmiştir. Cenab-ı Hak, “Ben 10 kişiyi Cennetime alıyorum, onlar ne yaparlarsa yapsınlar, Ben onları çok sevdim" demiştir. Ama, bu on kişinin hepsi muhtelif zamanlarda Efendimize gelmiş. "Ya Resulallah, ben ne zaman şehit olacağım?" diye sormuşlardır. Peki “Allah, Ben sizi Cennetime alacağım" diye vaad ettikten sonra bu şehitlikte yarışın ne lüzumu vardı? Aslında infâkın manevi sırrı içerisinde canını, bedenini Allah'a infâk etmek vardır. Canını infâk etmek şehadetin bir sırrıdır.

İnfâk, bir ahlak unsurudur. Eğer bir insan infâk etmiyorsa, ahlaki eksikliği var demektir. Namazda da aynı şey söz konusudur. Bir insan, kendi Yaratanına karşı alnını secdeye koymuyorsa ahlakında bir eksiklik var demektir. Namaz ve infâk ahlakın unsurlarıdır, karakter çizgisinin en derin hatlarıdır. Bu derin hatlardır ki, insana şekil verebilir. Evrende çeşitli varlıklar vardır, o varlığı temsil eden bir çizgisi vardır. İnsan varlığının temel çizgisi. ahlak-ı Muhammedi silueti, iskelet olarak namaz ve infâkla başlar.

Efendimizin ahlaka getirdiği muhteşem yorum; ahlakı, birtakım acziyetler. çaresizlikler ve korkular içerisinde bir köşeye sıkışıp kalmış olanın sessizliğinden çıkarak, ahlakı, bir gücün, insana yakışan bir haysiyetin unsuru kılmış olmasıdır. Ahlaka getirilen Fahr-i Kainat yorumunun en ciddi unsuru budur. İşte bu açıdan baktığımız zaman, ahlak-ı Muhammedinin evvela infak ve namaz unsurlarını öğrenerek ve buna elimizden geldiği kadar tutunarak, Efendimizin yaşayış tarzını ve o muazzam karakterindeki ahlak çizgilerini yakalamamız lazımdır.

Yani bir insan evvela Cenab-ı Hakka karşı acziyetini kabul edecek, Allah'ın ihtişamını, kudretini kabul edecek, sonra Cenab-ı Hakkın kendisine verdiği nimetleri başkasıyla paylaşacaktır. İşte ahlak, böyle teşekkül eder. Bunun dışında olan unsurlar, göstermelik birtakım tanımlar ahlak olmaz, mümkün değildir. Bu, gelip geçici ve o ana ait olan gösterişlerden ibarettir.

İslamda aslında ahlaka götürücü önemli bir hadise vardır. Bu hadise, Cenab-ı Hakkın kudretini çok iyi kavrayabilmektir. Eğer bir insan, Cenab-ı Hakkın kudretini hakkıyla anlayabilmişse, o insan, namaz ve infâktan sonra ahlakında bir adım daha atmış olur. Nedir o ahlakına atmış olduğu adım? Her şeyin Cenab-ı Haktan geldiğine imandır. Bütün kudretlerin hem temelinin, hem de tezahürünün sırrında Allah'ın iradesinin olduğunu kabul etmek, bir nev'i ahlakın bir unsurundan yakalamaktır. Çünkü eğer biz, hadisattaki kudretin kader unsurunu Cenab-ı Hakkın kudreti olduğunu kabul edersek, o zaman kendimiz bir mahviyet sırrına ereceğiz. İyilik olsun, beceri olsun, akıl olsun, ilim olsun, eğer birtakım yansımalar yapmışsak, bunları Cenab-ı Hakkın o akıl almaz bin bir esmasından doğan sıfatından yansıyan esrarlar olarak tanımamız ve kendimizin mutlak bir mahfiyet içerisinde hiçbir hadisede temel tercih rolünü oynamadığımızı bilmemiz lazım gelir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İnfâk Kabiliyetini Arttıracak Çareler

Bunun için insanın ilk olarak Ahlâk-ı Muhammedî’ye karşı arzulu olması, istek duyması ve mutlaka ben bu yoldan gideceğim demesi lazım gelir. Çünkü Cenab-ı Hakk, Yüce Kitabında, “Ben size iki tepe gösterdim, ama zor olanına tırmandınız, zor olanını başaramadınız” buyuruyor. Zor olan bu hadiseyi Cenab-ı Hakk tanımlarken, “Niçin siz bir mü’min olarak akabe denen o zorluğa gelmiyorsunuz” demektedir. Bir anlamda ehl-i meymene’nin, yani hayırlı insanın teşekkül edebilmesi için infakı vermektedir… Bir insanı kurtarmak çok önemlidir. O da bir çeşit infaktır. Kendisini feda ederek bir insanı kurtarmak Cenab-ı Hakk’ın bir mü’min’den beklediği en önemli davranıştır.

Cenab-ı Hakk’ın bir başka emri ise büsbütün hayret vericidir. “zor günde kapılarınızı ardına kadar açın.”

Bu “zor gün” dediğimiz nedir? Bu soruyu Efendimize sormuşlar. Efendimiz “Zor gün, kıtlıktır, salgın hastalıktır, düşman işgalidir” buyurmuştur. Yüce Kitabımız bizim hayır ehli olmamız için zor günde, kıtlıkta, salgın hastalıkta, düşman işgalinde ve tabii felâkette kapımızı ardına kadar açmamızı söylüyor.

Cenab-ı Hak infakı nasıl tarif ediyor?.. Bunu iyice bilmek lazım gelir ki, kulluk zilletinden kurtulmak, bir anlamda kulluk sıkıntısından kurtulup mânânın sonsuz güzelliğine intikal etmek, Cennetin bitmeyen nimetlerine ulaşabilmek için yasa bellidir. “zor günde her şeyinizi paylaşmalısınız” Cenab-ı Hakk bu hükmü bize getirerek, nefsin pençesine düşmememizi emrediyor.

Bizim yapacağımız şey, yarım yamalak bilgi ve bize yapılan sun’î tanımlarla Efendimiz’e yaklaşma değil Efendimiz’in Ahlâkına, Kur’ân emriyle nasıl intikal edebileceğimizi bilmek ve niyet etmektir. Evvelâ biz, Fahr-i Kâinat Efendimize makbul olmaya niyet edeceğiz. O’nu sevmeden hiçbir yere varılamayacağını, kâinatta hiçbir sırra erilemeyeceğini kabul edeceğiz. Bunu kabul ettiğimiz zaman Ahlâk-ı Muhammedî’ye talibiz demektir. Ahlâk-ı Muhammedî’ye talipsek, Cenab-ı Hak, “Nefsine dur diyeceksin. Bunun başka çaresi yok” diyor…

Cenab-ı Hak bunun zorluğunu, yarattığı insanoğlunun nefsindeki şiddetli menfilik dolayısıyla bildiği için, bize çok büyük bir fırsat vererek kaderi bile infâk ve sadaka düğümleri içerisinde bağlayarak bize zorunlu ibadet yaptırmak istiyor. Yani bütün ibadetler zorunludur ama infâkta ayrı bir zorunluluk vardır. Namaz gibi İslâmiyet’in temeli olan bir ibadet, infâkla bağdaştırılmıştır.

Efendimiz ise; “infâkı olmayanın namazı yoktur, namazı olmayanın hiçbir şeyi yoktur” buyurmuştur. Bu ne demektir? Cenab-ı Hak, “Eğer siz, Benim huzuruma, Cennetime tekrar gelmek istiyorsanız, namaz kılmak zorundasınız, ama namazın başına infak şartı koydum. İnfâk ve namaz bir arada olmadan gelemezsiniz” buyuruyor.

Boşu boşuna kendimizi aldatmayalım, “benim kalbim temiz, ben kimseye kötülük yapmam” gibi. Zaten kötülük yapamazsın. Birtakım toplum kuralları, kanunlar kötülük yapmanı engelliyor. Yani gidip kimsenin ırzına geçemezsin. Bunları yapmıyorum diye de kendine meziyet çıkaramazsın. Sen kötülük yapmamakla avantaj sahibi olamazsın. İyilik yapmakla avantaj sahibi olursun. Bu çok hassas bir noktadır.

Herkes sanıyor ki, “ben kimseye kötülük yapmıyorum; beni Allah, cennetinde başköşeye oturtacak” hayır, sen iyilik yapmadıkça cennete intikal edemezsin. İyilik yapmak da infâk motifi içerisinde toplanmıştır. Güler yüzlülükten, tatlı sözlülükten, malını dağıtmaktan tutun da saadete, sağlığa hasret düşmüş insanlara elimizi uzatmakla mükellefiz.

Binaenaleyh bir mü’min eğer bir anlamda Allah’a talipse, Fahr-i Kâinat Efendimiz’e delicesine sevdalanmak zorundadır. Çünkü bunu Efendimiz başarmıştır. Bütün kâinatta, varlıklar içerisinde Allah’a açılan pencerenin tek sahibi Efendimiz’dir… O’na sevdalanmadıkça Allah’ı bulamayız. Fahr-i Kâinat’a sevdalanmak da onun Ahlâk-ı Muhammedî’sinin çadırı altında hiç değilse bir kum tanesini tutabilmektir.

İşte Fahr-i Kâinat Efendimizin insanları kurtarmak, Allah’a takdim etmek için getirdiği Ahlâk-ı Muhammedî yolu, Kur’ân ayetleriyle çepe çevre sarılmış şekilde infâktır, namazdır. Bunlardan kaçarak ben kulluğumu devam ettireceğim diyemeyiz. Bir insan, “Ben Cennete gitmek istiyorum, hayattaki zorlukları aşmakta zorluk çekiyorum, bu zorlukları bir kolaylıkla aşsam” diyorsa, bunun formülünü Allah vermiştir. Rabbimiz “infâk edin” diyor…

Nefsi dizinizin dibine oturtup, “Ey nefis senle beraber bir yolculuğa çıktık. Yani ben seni taşımakla, Rabbime götürmekle, mükellefim. Lütfen menfaatlerini yok etme, bu yolculukta selâmetle deryayı geçip ufka varmak istiyorsan, Rabbimin emrettiği şey zoruna da gitse yapmak zorundasın, Gel bunu beraber yapalım. Ben sana mümkün olduğu kadar gönlümden cereyan vereyim. Sen de mümkün olduğu kadar dünyaya çekiş şiddetinden vazgeç. Dünyada olan her türlü saltanatın, menfaatin ve servetin nasıl söndüğünü görüyorsun. Güzelliğin beş on yıl içerisinde ne hale geldiğini görüyorsun. Gel kendini zillete düşürme infâk atına bin, beraber selâmetle gidelim” demek zorundadır…

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İnfâk- Kader İlişkisi

İnfâkın sırrında insanlık sevgisi, Allah güzelliğini kavrama hikmeti vardır. Yani bir insan Allah güzelliğini kavramışsa infak sorunu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Çünkü Cenab-ı Hakkın yarattığı mahlükata karşı kendinde mevcut olan her şeyi paylaşabilmek Allah'a teslimiyetin tam şuurudur.

Onun için infaksız mü'minliğin, Müslümanlığın yürümesi mümkün değildir. Yüce Kitabımız Kur'an'ın muhtelif ayetlerinde "buhul"un, yani infakın tersi olan, hiç kimseye yardım etmeyen kemikleşmiş hayvani yapının en büyük cürümlerden bir tanesi olduğu bildirilmiştir.

Binaenaleyh infakın sırrını anlarken bir de "buhul"un şiddetli yanlışlığını bilmek lazım gelir. Nefis insanı daima buhula, gönül de infâka çeker. Bu ikisinin arasında yaşayan insan ne kadar infaktan yanaysa o kadar gönülden yanadır. Ne kadar buhuldan, cimrilikten yanaysa o kadar nefisten yanadır. Nefsinden yana olan bir insanın Cenab-ı Hakka yakîn olması mümkün değildir. Çünkü Allah, şeytanı gururundan dolayı kovmuştur. Ve gurur kainatta işlenebilecek en büyük cürümdür. Bu da nefsin bir özelliğidir. Ama, Cenab-ı Hak, bu mağrur nefsi, insanın kendi eğitimiyle dize getirmesi ve kendisine takdim etmesine hayrandır. Onun içindir ki, "aduvvu'l-ekber" yani en büyük düşman olan nefis, iyi bir ıslahattan sonra gönülden yana yıkanmadan sonra arus-u İlâhi (Allah dostu) oluyor.

Bu nüansı anlayabilmek için infakla buhul arasındaki gidiş gelişimizi çok iyi bilmek lazım gelir. Elimizi cebimize her attığımızda, insanların hepsine dostluk göstereceğimiz zaman, nefis mutlaka manyetik bir cereyan gibi bizi geri çeker. Ama, gönül infâk sırrı içerisinde hem maddeten, hem manen yardımlaşmaya bizi iter ki, işte bu sayede insanlığımızı, ahlâk-ı Muhammedinin erişilmez güzelliğini bulabiliriz. Cenab-ı Hak çok ehemmiyet verdiği bu infâkı mü'minlerde çok kararlı bir hale getirmek için kader dediğimiz o değişmez yazgının sırı içerisinde bir büyük nimet hikmeti koymuştur.

Bunu Cenab-ı Hak, şu ayet-i kerimeyle tescil etmiştir:

"Kim bağışta bulunur, günahtan kaçınır ve dinin en güzelini tasdik ederse, Biz de ona hayır ve kolaylık yolunu kolaylaştırırız. Kim cimrilik eder, kendisini ahiret nimetlerine muhtaç hissetmez ve dinin en güzelini yalanlarsa, Biz de ona kötülüğün ve Cehennem gibi zorlu bir akıbetin yolunu kolaylaştırırız, Oraya atıldığında malı ona fayda vermez." (Leyl Süresi, 5-11)

Bu ayet-i kerime bize kaderin o değişmez yazgısının motifinin insan ahlakındaki yumuşamak, gönüle doğru çekilmek durumunda değiştiğini gösteriyor. Bu, İslam düşüncesinin, bir anlamda İslam felsefesinin kader üzerindeki çok müthiş bir esrardır. Bundan dolayıdır ki, Fahr-i Kâinat Efendimizin emrettiği, "Sadaka ömrü uzatır, belaları def eder" hadis-i şeriflerini çoğu yorumcu anlayamamıştır. Kaderin değişmezliği karşısında nasıl olur da sadaka belaları def eder, nasıl olur da ömrü uzatabilir diye yorum zorluğu çekmişlerdir.

Halbuki Cenab-ı Hak, "Ben güzel kaderi infâk edene, îta ve ittika edene veririm" buyuruyor. İttika, infâk ve namazla birlikte teşekkül eden ahlak-ı Muhammedîye uygun bir karakterdir. Bunu kazandığınız zaman herşey kolaylaşır. Ayrıca Cenab-ı Hak, "Güzel kaderi size kolaylaştırırım" buyurarak, aynı zamanda Cennet kaderini, iman kaderini kastetmektedir. Yani bir insan, îta ve ittika ederek, Allah güzelliğini tasdik ederek, Allah'ın güzel esmalarını anlama çabasına düşerek, imanını da garanti altına alır. Çünkü burada güzelleştirilen kader içerisinde, yalnız herhangi bir otomobil kazasından kurtulmak, yahut bir servet kaybetmekten kurtulmak yoktur. Ayet-i kerimede çok sarih olmamakla birlikte hadis-i şerifte açıktır. "Güzel kaderi kolaylaştırırım”dan çıkan asıl büyük hadise, insanın imanını kaybetmemesidir.

Bir insan eğer infak ediyorsa, îta ediyorsa, imanını garantiye alıyor demektir. Aksi takdirde infâk ve itasını yapamayan insan, akünün cereyanının boşalması gibi, günün birinde imanının boşaldığını fark eder, iş işten geçmiş olur, son nefesine yaklaşmış olur, Cennet avantajını kaybeder. Bu kadar önemli bir hadisedir. Onun için Cenab-ı Hakkın infâkı, kaderle birleştirmesi bir lütuftur.

"Kaderiniz infakın elindedir" diyerek mü'minleri infâka ve îtaya teşvik etmektedir. Yoksa Cenab-ı Hak, hiçbir kuluna yapılacak yardıma muhtaç değildir. Çünkü bütün gönüllerin hakim noktasındaki kudretini her an her gönüle, her kadere intikal ettirebilir, istediğinin ihtiyaçlarını giderebilir, maddi manevi sıkıntılarını anında silebilir. Ama, bunu bir kul vasıtasıyla yapmak istiyorsa, bu, o kula karşı büyük iltimastır, büyük bir nimettir.

Cenab-ı Hak kaderle birlikte infâkı kolaylaştırmamız, yardımı çok sıcak olarak yürütebilmemiz için kader gibi nefsimizi çok etki altına alan, bir anlamda korkutan bir noktaya getirmiş, infâka bağlamıştır. Nefse, "Ey nefis, sen şu veya bu sebeple, ihtirasınla, gururunla, dünyaya yatkınlığınla bu işten kaçıyorsun, ama unutma ki, kaderini korlaştırıyorsun" demektedir.

Cenab-ı Hakkın "Rahim" isminin bir hikmeti, kaderin infâkla birleşmesidir. Çünkü Cenab-ı Hak "Rahman" ismiyle bütün alemlere merhametini, kudretini, muhabbetini yaymışken, mü'minlere özel bir tarife yaparak, "Rahim" ismiyle ayrı bir merhamet eklemiştir. Rahim isminde mü'min olmanın bir anlamda nasıl sevgi ve rızayla Cenab-ı Hak tarafından karşılandığı mevcuttur. İşte bu mü'minliğin şartı olarak infakın zuhur etmesi Cenab-ı Hakkın mü'minlere özel tarife intişar etmesine sebep olmaktadır ki, kaderin infâktan etkilenmesinin hikmeti de hudur. Cenab-ı Hak kaderi bütün detaylarıyla tayin etmiş, tespit etmiş, Levh-i Mahfuzuna kaydetmiştir. Ama, daima İmam-ı Gazali’nin, "Kaderin duayla reddi de kader cümlesindendir" dediği gibi, kaderin herhangi bir sıkıntılı noktayı geçebilmesi için o kadere infâk avantajlı bir ek koymuştur.

Bir mü'min çetin bir kaderin karşısında kaldığı zaman ona infâk avantajlı bir kapı açılmıştır. "Hadi bu kapıdan geçersen, Ben de senin kaderini yine kader cümlesinden Levh-i Mahfuzun sırrı içerisinde çözeceğim" buyurmuştur. Yani insanlar nefislerini iyice inandırmalılar ki, nefsin de rahatlığı için imanını öteki alemlere intikal ettirip, Cennete vasıl olabilmesi için mutlaka infak sıratını geçmesi lazım. Bu sıratı geçmeyen Cenab-ı Hakka kulluğunu ispat etmiş olmaz. İspat etmiş olmayınca da bütün güzelliklerden, bütün güzel kaderlerden yararlanma şansı olmaz.

Nasıl ki, pek çok mü'min kardeşimiz namaza karşı çok sıcak bir yakînlik içindedir, namaz geçer diye ödü kopmaktadır. İnfâkı da aynı sıcaklık içerisinde mütalaa etmelidir ki, ahlâk-ı Muhammedinin değişmeyen iki önemli temeline sığınma imkanı bulsun. çünkü ahlâk-ı Muhammediye kurulup oturmak kolay değildir, ama o temellere sığınmak için namaz ve infakı çok sıcak bir muhabbetle yürütmek lazımdır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Efendimizin İnfâk Ahlâkı

Efendimiz, tasavvur edilemeyecek kadar bir infâk sahi­bi idi. Düşünülemeyecek derecede infâk zevki yaşardı. Hiçbir şeyi bir dostuyla paylaşmadan yemezdi. O kadar maruf olmuştu ki, bir tek hurma gelse, "Bir mü'min gelse de hurmayı paylaşarak yesek" derdi. Tek başına yemek yemeyi kendisine ve dostlarına yasaklamıştı. Bu infâkın basit gibi görünen, ama önemli bir ilkesidir. Onun ardın­dan Efendimizin devamlı tebessümü vardır. Fahr-i Kâinat Efendimiz yüksek sesle gülmezdi, ama tebessümünü bir an için terk etmezdi. Bunu Efendimizin genel infâk hadi­sesi içerisinde mütalaa etmemiz lazım. Ama, asıl mühimi Efendimizin bütün malını infâk etmesidir. Hz. Hatice'den Efendimize intikal eden servet bugünün değeriyle eşsiz bir servetti. Efendimiz bu serveti sırf Mekke çölüne sürü­len yetmiş-seksen kadar mü'min kardeşimize karaborsa­dan su ve ekmek almak için harcadı ve bu harcama o ka­dar şiddetli oldu ki, Hz. Hatice Annemiz dünyasını değiş­mesinden sonra aşağı yukarı bu servet sıfırlanmış oldu. Yani Efendimizin infâk tarzı tasavvurun çok ötesinde bir dağıtıştır.

Efendimiz, gözbebeği olan Hz. Fâtıma'yı Medine'de ev­lendirirken, bir düğün yemeği hazırlayacak kadar maddi gücünün "Olmaması sıkıntısını yaşamıştır. Hayır zevk ya­ratmıştır. Çünkü o infâk zevkini dağıtarak yaşamıştır. O infâk, Efendimizin kalbinin bütün evrenlere açılma tarzı­dır. Onun için infâk, Efendimizin en büyük özelliğidir ve insanların infâk yaparak Efendimize benzeme çabası da en kıymetli çabadır. Çünkü Efendimizin Kur'an ayetinde emredilen, "O sizden hiçbir gayb sırrını gizlemedi" sırrı çok önemlidir. Bu gaybdaki sırlan yalnız insanlara değil, meleklere, cinlere kadar Allah'tan aldığının tümünü var­lıklara yansıttı. Eğer Fahr-i Kâinat Efendimiz, Cenab-ı Haktan aldığını yansıtmamış olsaydı, insanlar hiçbir şey öğrenemez, bilemezlerdi.

Onun için Efendimiz bir anlamda zevklerini, gönlünde­ki Allah sevgisini bütün kainata infâk etmiştir. Miraçta Allah, "Benden ne istiyorsun?" dediği zaman, "Bana ver­diğin bu nimeti salih olan mü'minlere de ver" demiştir. Binaenaleyh Fahr-i Kainat Efendimizin huyu, kalb-i Mu­hammediyi kainatın merkezine koyup bütün varlıklara ve evrenlere infâk etmektir.

Efendimizin sırrı içerisinde Cenab-ı Hak bir kula ba­karken, onda meziyet aramak için Efendimize benzeyişi arar, bu benzeyişi bulmak için infakta paralellik şarttır. Hiç kimse Efendimiz gibi infak edemez. Ne gönlünü infak edebilir, ne malını infak edebilir. Efendimizin infak sırrını taklit ederek ancak bir çıkış noktasına varabiliriz. Aksi takdirde kulluğun ezikliğini, dünyaya bağlılığın pisliğini atamazlar. İnfak bu bakımdan hem süper bir kurtuluş çaresi, hem de insanları tasnif eden büyük bir laboratuvardır. İnsanların infaklarıyla ancak hesaplar görülür.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Salı, Şubat 20, 2007

Asr-ı Saadetteki İnfâk Tarzı

İslamiyeti anlamak için Asr-ı Saadetin satırlarını ezberlemek lazım. çünkü İslamiyet, 1400 yıl içerisinde iyi veya kötü niyetli çeşitli bilim adamlarının yorumlarıyla Asr-ı Saadet çizgisinden biraz uzaklaştırılmıştır. Bunun en açık örneği de Asr-ı Saadette yaşayan Müslümanlarla, çağımızda yaşayan Müslümanların, hayat tarzındaki farklılıklardır. Bu hayat tarzındaki fark, Asr-ı Saadetteki Müslümanların İslamiyete olan sıcak gönüllü fedakarlıklarını görmezlikten gelmemizdir.

Eğer biz onları izlersek, o zaman kendi hayat tarzımız içerisinde İslamiyeti uygulamak, İslamiyeti yaşamak bakımından ne kadar hatalar içerisinde olduğumuzu anlayabiliriz. Bunun da en belirgin özelliklerinden bir tanesi infak konusudur. İnfâk, Asr-ı Saadette tam Kur'an'ın ve Efendimizin gönlünün istediği gibi zirvededir. İnfâkta birbirleriyle yarışan pek çok sahabiyi biliyoruz, ama bunların üzerinde ayrı ayrı durup da ne kadar güzelmiş demekle olmuyor. Madem ki örnek kişileri, Efendimiz, Ashabından ve Ehl-i Beytinden seçmiştir, mutlaka onların ahlakına kayığımızı yaklaştırmak zorundayız.

Asr-ı Saadetten örnekler deyince bunun temeline çok önemli bir misal vererek girmek gerekiyor. Hz. Fâtıma Annemiz, Hz. Ali Efendimizle evlendiği zaman, İslamiyet en fakir günlerini yaşıyordu. Muhacirler, Ensarın büyük yardımlarıyla zoru zoruna geçiniyorlardı. Bu nedenle bir düğün yemeği bile yapılamadı. Onun üzerine Fahr-i Kâinat Efendimiz çok duygulandı ve eliyle meşhur hurma tatlısını yaptı, Ashaba da ondan ikram etti. Bir tabak da zifaf yemeği olarak Hz. Fâtıma annemize verdi.

Hz. Ali Efendimiz ve Hz. Fâtıma Annemiz tam evlerine çekildikleri sırada kapı çaldı ve bir fakir geldi. "Ne zamandır açım, bana yiyecek bir şeyler vermez misiniz?" dedi. Hz. Fâtıma Annemiz, tek yiyecekleri olan düğün yemeğini olduğu gibi gelen kimseye verdi. İkinci gece Efendimiz yine bir tabak hurma tatlısı verdi, ama yine kapıları çaldı ve çok aç olduğunu söyleyen fakir, yiyecek bir şeyler istedi, Hz. Fâtıma Annemiz bu kez de zifaf yemeğini olduğu gibi fakire verdi.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra Hz. Fâtıma annemiz, Resulullah Efendimiz ile konuşurken, "Düğünümde hassaslaştığım asıl konu, Cenab-ı Haktan bir işaret bekledim" deyince Hz. Cebrail geldi ve "İki gece üst üste geldik, kapısını çaldık ve infâkını aldık" dedi. Arkasından da Hz. Fâtıma Annemize, "Cenab-ı Hak, düğün hediyesi olarak ne istiyorsan verecek" dedi. Bunun üzerine Hz. Fâtıma Annemiz, "Bütün zayıf mü'minlere şefaat fırsatı versin bana" dedi. Böylesine mükemmel. muhteşem bir gönül ve infâk şekli...

İnfakta çok üstün örnekler sergileyen insan da Hz. Ebubekir'di. Hz. Ebubekir Efendimiz, bütün servetini köleleri ve cariyeleri satın almak için harcadı. Bu harcaması infâkın sınırsızlığını göstermektedir. Öylesine harcadı ki, nihayet parası bitti. İki gündür yemek yemiyorlardı. Hz. Esma annemizle otururken Hz. Ebubekir Efendimiz, "Ya Esma, farkında mısın? İnsanı zengin bilmeleri ne tuhaf... Bizi herkes tok sanıyor. Hadi bize kimse tasadduk etmesin, zaten kabul etmeyiz, ama bir dostumuz da yemeğe davet etmiyor. Ne yapalım, nasip böyleymiş" dedi. Tam o sırada kapı çalındı ve bir fakir gelerek Hz. Ebubekir'den külliyetli bir miktar para istedi. Bunun üzerine Hz. Ebubekir Efendimiz, "Şu anda üzerimde yok, ama dükkana gidip bakayım, varsa getireyim" dedi. Eskiden ticaret yaptığı Yahudilerin bir tanesinden borç aldı ve onu adamcağıza verdi. Adam da, "Allah razı olsun" dedi, parayı aldı ve gitti.

Olayı yakînen izleyen Hz. Esma annemiz, "Baba ayıp değil ki, paramızın olmadığını söyleseydin" dedi. Hz. Ebubekir Efendimiz, "Kızım, o, bir ümitle gelmiş. Bir mü'minin ümidini kıramam. Borç alırım, Rabbim nasip ederse öderim" dedi.

İnsanın bu olaydaki inceliği hesap ederek infak konusundaki mazeretlerini utançla masanın üzerine koyması lazımdır.

Bir gün bir zengin, Hz. Şibli'ye gelip, "Üstadım, sen çok büyük bir alimsin. Zekâtımı şimdiye kadar hep diğer din adamlarına hesaplattım. Bu yıl da sen hesapla" diye ricada bulundu.

Hz. Şibli, "Benim zekat hesabım senin işine gelmez" diye cevap verdi.

Zengin "Ne demek? Sen nasıl emredersen öyle yaparım" diye cevap verdi.

Hz. Şibli, “Peki hangi tarifeden hesaplamamı istiyorsun” diye sordu.

Zengin de şaşkınlıkla, "Zekatın tarifeleri mi var?" diye Hz. Şibli, ''Tabii. Mesela Hz. Ebubekir tarifesi var, en iyisi o; senin zekat hesabını o tarifeden yapayım. Kaç paran var?" diye sordu.

Zengin, "100 liram var" diye cevap verdi.

Hz. Şibli, "100 liranı vereceksin, 5 lira da borçlanacak105 lira olarak zekatını ödeyeceksin" diye cevap verdi.

Hz. Ebubekir, zekâtını ve infâkını, borçlanarak tamamlamıştır. Ömrünü tamamladığı zaman da borçlu gitmiştir. Hatta dostlarına, "Sakın ola, benim borçlarımı hazineden ödemeyin; eğer çok samimi dostlarım çıkar, bir kısmını öderse, kalanını ben Cehennemde yanarak öderim, bu bana ait bir olaydır" demiş.

Böylesine gönülden infâk sahibi olmak lazımdır. Yine Asr-ı Saadette en çok infâk misallerini Efendimizin eşlerinde görürüz. Efendimizin hangi eşinin hayatını açarsak, birinci satırda çok infâk sahibi olduğu yazılıdır. Nesi var, nesi yok dağıtırdı. Ve Asr-ı Saadette Efendimizin eşlerinin hanesinde çoğu zaman yiyecek bulunmazdı. Efendimiz bazen yiyecek bir şey arzu ettiği zaman eşlerinin hepsini dolaşır bulamazdı.

Bunların en canlı örneği Hz. Aişe validemizin verdiği bir infâk tarzıdır. Efendimizin alem-i cemale intikalinden sonra, bir savaş ganimetinin paylaşılması dolayısıyla Hz. Aişe'ye yüklüce bir nispet gönderilmiştir. Ertesi gün de bir İslam fakiri hanım gelmiş ve Hz. Aişe'den borç veya sadaka olarak yüklüce bir miktar istemiştir. Hz. Aişe annemiz, "Sen nasıl bende bu kadar büyük bir parayı tahmin ettin de geldin?" deyince kadıncağız, "Kusura bakma, akşam ganimet dağıldı, size de mutlaka bir ganimet intikali söz konusudur, ona güvendim geldim" demiş. Hz. Aişe annemiz, "Kardeşim, iyi de sen sünnet-i Muhammediyi bilmiyorsun galiba, Resulullah’ın bize emridir, biz sabah ezanı okunmadan bize geleni dağıtırız" diye cevap vermiş. Gerçekten Hz. Aişe'nin huyu buydu. Sabah namazına kadar dağıtır namaz vaktinde evde bir tek lokmayı veya parayı bulundurmazdı.

Efendimiz bir gün sohbet esnasında, konuşmasını aniden keserek hane-i saadetlerine gitmiş. Tekrar sohbete döndüğü zaman, bu kadar acele sohbeti keserek gitmesinin sebebini soranlara, "Evde bir miktar para vardı, sabahleyin tasadduk edecektim, aceleyle unuttum. Şimdi hatırıma geldi, ikindi okunmadan onu tasadduk etmek için aceleyle eve koştum" demiştir. Bunu bilen Hz. Aişe ezan vakitlerini geçirmeden dağıtırdı.

Asr-ı Saadet bize böyle bir dini teslim etti. İslamiyet böyle manevi bir zenginliğin içerisinde geldi.

Hz. Ömer dünyasını değiştirdikten sonra geriye nesi kalmış? Hz. Ebubekir'in borcundan başka nesi kalmış? Kumandan olarak, halife olarak nice savaşlar kazanmış Hz. Ali'nin nesi kalmış? Ganimetleri Kur'an'ın, kanunun emrettiği şekilde dağıtıp, kendisine gelen hisseleri nasıl sıfırlamış? İnfâkın sırrını, Asr-ı Saadetteki hakiki İslam sırrı içerisinde mütalaa etmek lazımdır. Eğer biz bu sırrı yaşayabilseydik, 14 asır sonra İslamiyet bu halde olmazdı.

Bu tarz bir infâk ekonominin can damandır. Bir toplumun içerisinde ekonominin canlı kalması böyle bir infakla mümkündür. Herkes enflasyonun, birtakım savaşların, teknolojik gelişmeyle, masrafların çoğalmasının ekonomiyi bozacağını sanıyor. Hayır: İyi, bir infâk sistemi olan toplumda ekonominin bozulması mümkün değildir. Çünkü ekonominin kendi kaidesi, paranın dağılımı ve dağılım içerisinde sirkülasyon yapması infâkla olur. Eğer bu infâk sirkülasyonunu alem-i İslam 14 asır tatbik edebilseydi bir tek fakir İslam ülkesi olmadığı gibi, fakir mü'min de kalmazdı. Bu, Allah'ın Fahr-i Kainat Efendimizin ahlakına verdiği bir primdir. Ekonomisini Fahr-i Kâinat Efendimizin ahlakına bağlamıştır. O infâk sahibiyse, ekonomi ancak infâkla ayakta durur.

Amerika'daki ekonomi uzmanları, Meksika ve Brezilya’daki yüzde 1000'lere, 2000'lere varan enflasyonun sebebini araştırmışlar. Her iki ülke de zengin. Birinin gümüşü, birinin kahvesi var. Her ikisinin de petrolü var. Buna rağmen nasıl olur da ekonomi bozulur demişler. Toplumda fakir insanların sıfırlandığını görmüşler. Yavaş yavaş bakkallar kapanmış, toptancılar kapanmış, fabrikalar kapanmış. Ve ekonomi altüst olmuş.

İslamiyetin getirdiği infak sistemi bunu tam tersine çalıştırır. En fakir ünite paralı olduğu zaman müthiş bir ekonomik potansiyel doğar. Bakkallar çoğalır, toptancılar çoğalır. Ama, siz o fakir zümreyi yok ettiğiniz zaman perişan olur. Sosyalizmin de, kapitalizmin de kökündeki hastalık budur. İnfâk. Asr-ı Saadetin tarzıdır. Asr-ı Saadetin bitimiyle Emeviler devri başlamıştır. Emeviler savaşlarla fiilen birtakım ekonomik şeyler kazanmışlar, ama bu geçici olmuştur. Halbuki Asr-ı Saadetten tam bir İslam zenginliği vardı. İnfâkın bolluğu dolayısıyla Mekke ve Medineliler zenginleşmiştir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İnfâk ve Zekât

Zekât dinimizin en şaşmaz ibadet yasalarından bir tanesidir. Terk edilmesi mümkün olmayan bir zorunluluktur. Efendimizin, "Zekâtı olmayanın namazı yoktur, namazı olmayanın da hiçbir şeyi yoktur" emri mucibince yine bir tarz infâk olan malının, servetinin, kazancının belli bir miktarını her yıl tercihen Ramazan ayında muhtaçlara verme, yüce kitabımızın otuz küsur defa emrettiği bir ibadet şeklidir. Bu ibadet şeklinin bir anlamda temin edilmesi yahut birtakım mazeretlerle kazaya bırakılması da söz konusu değildir. Yani zekâtın hassasiyeti fevkalade üstündür.

Bunun için tasavvufta bir misal verirler. Hz. Ebubekir zamanında Yemame'de pek çok isyan oldu. Bu isyanların bastırılması için, o zaman çok güçlü olmayan İslam orduları sık sık Yemame'ye sevk edildi ve büyük telefat verdi. Hatta yüce kitabımız Kur'an'ın toparlanmasının sebeplerinden bir tanesi de Yemame savaşlarıdır. Çünkü Yemame savaşlarında şehit olan yücelerimiz arasında otuza yakın hafız vardı.

Derler ki; Yemame savaşlarının, daha doğrusu Efendimizin alem-i manaya teşriflerinden sonra meydana gelen. bu tarz isyanımsı savaşların nedeninde zekât yatar. Kavimlerin çoğu, "Zekâtı kaldırın, biz İslamiyetimize devam edelim, zekât bize ağır geliyor" diye isyan ettiler. Ve bundan dolayı tasavvufta, "Zekâttan sarf-ı nazar etmek mümkün olsaydı, Hz. Ebubekir otuz hafızı şehit etmezdi" derler. Yani bir anlamda Hz. Ebubekir, hafızların kaybolmasına, Kur'an'ın derlenmesinin zorlaşmasını göze alarak zekatı savunmuştur. Onun için zekâta karşı hiç kimse taviz getiremez. Çünkü İslamiyetin yansı değil tümü yaşanır.

Zekât bu özelliğiyle sanki infâktan önce geliyormuş gibi bir manzara arz eder. Ve pek çok İslam alimi de infâktan bahsederken zekâtı temel sayar. İnfâkta, "Malı olan verir" diye düşünülür. Bu, yanlıştır. İnfâk, çok geniş anlamda bir ibadet şeklidir ve ondan da kaçmak mümkün değildir. Cenab-ı Hak, yüce kitabı Kur'an-ı Kerimde en baş sayfaya Kur'an'ının hidayetini verebilmesi için infâkın şart olduğunu koymuş ve tescil etmiştir.

Bu bakımdan infâk, genel anlamda birtakım maddi yüklerden kurtulmadır. Bir insanın maddesel hayatın zorluklarından, eziyetlerinden ve hantallığından kurtulması arzın cazibesine karşı zaafıyla mümkündür. Nasıl ki, bir insan yeryüzünden bir parça yükselebilmek için bir balona binse, onun yükselebilmesi için yük atmak zorundadır; tıpkı insan da insaniyetine yükselebilmek için devamlı yük atmak zorundadır. Ne kadar çok atarsa o kadar çok yükselir. İşte infâk budur.

Yani insanlık vasfına yükselebilmek, insaniyet sınırına gelebilmek, Efendimize layık olabilmek için birtakım ağırlıkları atmak zorundayız. Bu ağırlıklar nefsimize hoş gelen şeylerdir. Nefsimize ne hoş geliyorsa onu infâk etmeye çalışalım. Sohbet etmek mi zor geliyor, sohbet edelim. Bir insana güleryüz göstermek mi zor geliyor, güleryüz gösterelim. İlmini anlatıp başkalarına öğretmek mi zor geliyor, onu. yapalım. Bunların hepsi infâkın şuuru içindedir. Ve unutmamak gerekir ki, infâk deyince, kendimizi aldatıcı perdeye bürünerek, sohbetti, güleryüzdü gibi manevi şeylerle oyalayıp, maddi yardımlardan, maddi infâklardan mahrum etmemek gerekir.

Şu halde zekât, çok şiddetli bir Kur'an emri olması dolayısıyla kaçınılması mümkün olmayan bir ibadet tarzıdır.İnsanlar infâka karşı kendilerine bir mazeret buluyorlarsa yerde çakılı kalırlar, balonları yükselmez. Ama, zekâtta bir hata işliyorlarsa çok ağır bir hüküm vardır. Eğer bir malın ve servetin zekâtı eksik verilmişse, yahut verilmemişse o malın tümü haramdır. Bu çok ağır bir hükümdür. Bir insan düşününüz ki, iyi niyetli bir Müslüman olduğunu kabul ederek mümkün olduğu kadar helal kazanmaya, haram lokma yememeye çalışıyor, ibadet ediyor, faiz yemiyor. Ama zekâtını eksik hesapladığı veya hiç vermediği zaman, tüm malı haram olmuş oluyor. Bu haram lokmaya Cenab-ı Hakkın koyduğu bu baraj, insanoğlunun zekâta ne denli ihtiyacının olduğunu göstermektedir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İnfâk ve Yardımlaşma

İnfakla yardımlaşma arasında temelde fark olmamasına rağmen, ayrıntılarda birtakım farklar vardır. Mesela, genel anlamda hem maddi, hem manevi hadiselerde olur. Yardımlaşmada mutlaka maddi şeyler ön plandadır. İslamiyette yardımlaşma çeşitli isimlerle vurgulanmıştır. Mesela zekat, hali vakti yerinde olan insanın mutlaka vermesi gereken infak şeklidir. Onun için infakla zekatı bazı alimler paralel görmüştür. Halbuki paralelliği bozan hadise, infakta herhangi bir kayıt yoktur, "Servetim belli bir seviyeye gelmemiştir, binaenaleyh ben yardım yapamam" çizgisi vardır. Ama, zekat zorunlu bir infaktır. Zekatın en önemli hususiyeti mü'mine yapılmasıdır. Zekatı her önünüze gelene veremezsiniz. Halbuki infak, her insana yapılabilir. Yani yardım etmek istediğiniz, Allah’ın verdiği nimeti paylaşmak istediğiniz insanın inancına bakarak değil, onun insan olmasına ve ihtiyaç sahibi olmasına göre infak edersiniz. Ama, zekatta zorunlu olarak bir mü'mine yardım etmek durumundasınız ve bundan kendi nefsinize pay çıkararak hareket edemezsiniz. Allah'ın emrettiği kırkta biri mutlaka vermek zorundasınız.

Bu nedenle zekat daha çok mali bir ibadettir, ama infakın bir türüdür. İnfakın bir türü de ita'dır. Cenab-ı Hak, Yüce Kitabımızda zekatla beraber ita'yı da emreder. İta, kayıtsız vermek demektir. İta, vakıfların temel ilkesidir. Yani adam malını İslamî kanun hudutları içerisinde hayra bırakabilirse bu ita'dır. Veya bir insan bir hastahane yaptırırsa bu da bir infaktır, ama infakın ita şeklidir. Bir insan bir öksüz kızı evlendirirse, ev açarsa, ev hediye ederse bu da bir infaktır, ama infakın ita şeklidir.

İnfakın ita şekli fevkalade önemlidir. Çünkü infakın ita şekli insanoğlunun kaderindeki zorlukları açar. İnfak zorunlu bir ibadetimizdir. İnfak ettikçe Cenab-ı Hak bizim hayatımızı hep güzellikle rast getirecektir. Ama, ita çizgisine gelebilirsek, böyle kayıtsız bir vergiye geçebilirsek, Cenab-ı Hak buna karşılık, "Kaderinizi yumuşatırım," yani bir anlamda, "Kaderinizi değiştiririm, kaderinizdeki zorlukları, sizin tahammül edemeyeceğiniz birtakım hikmetleri güzele çeviririm" diyor. Onun için ita, infakın bir cinsi olmakla beraber, fevkalade önemlidir, ama herkesin yapabileceği bir infak tarzı değildir. Unutmamak lazım gelir ki, "Ben ita yapamıyorum, bana henüz zekat düşmüyor" diye hiç kimse infaktan kaçamaz. Çünkü Kur'an-ı Kerimde de, hadislerde de, "Eğer siz zekat veremeyecek durumda iseniz, ellerinizi sıkı sıkı cebinize sokun, cebinize akrep doldurun, kimseye bir şey vermeyin" diye bir kaide yoktur.

Zaten İslamın yardım tarzlarından sadakalar, yemine karşı keffaretler, yine benim şu işim olursa diye birtakım adaklar da bir infak şeklidir. Yüce Kitabımız birçok hadiselerde bir suçluyu affetmek için bile infak koymuştur. Onun için bu çok önemli bir olaydır. İnfaka çok sıkı sarılan bir mü'min, imanım teminat altına almıştır. Ben, çok iyi niyetli Müslüman olmaya başladığı halde buna muvaffak olamamış, patinaj yapmış, sonra da imanım kaybetmiş pek çok insan gördüm. Bunların sebebi infak istasyonunda durmamalarıdır. Eğer bir insan infak istasyonlarında duruyor ise infakı kendine ahlak olarak tayin etmiştir ki, ahlak-ı Muhammedinin temel ilkelerinden birisidir. Bunu kendisine şiar edinmişse bir insanın imanı garantidedir.

Bu insan son nefeste, "Şeytan bana ne der?" diye hiç korkmasın. "Benim infakım var" diye güvensin.

Ama, infakı yoksa, şeytan ona her türlü oyunu oynar. Çünkü şeytanın son nefeste gelişini sanıyoruz ki, susuz olacağız da o bize su verecek. Halbuki ne oyunlar oynayacak? Ağrıya tahammül edemeyen, soluk alamayan, nefes darlığı çeken bir insana gelecek, Cenab-ı Hakkın verdiği müsaade ile "Ver imanını, keseyim ağrını" diyecek ve ağrıyı temelli kesecek. "Ben imanımı vermem" demekle olacak bir iş değildir.

Ama, bütün bunlara karşılık nefsin, "Hadi sen de, pis şeytan" diyerek onu reddedebilmesi infak ile beslenmesine bağlıdır. Çünkü infak ile beslenen nefis, "Artık dünyadan gider ayak biraz daha ağrısız yaşayayım" duygusunu zaten duymaz. İlahi nimetleri paylaşmıştır, kendisini garantiye almıştır.

İnfakta niyetin önemi de büyüktür. Bazı insanlar, “Keşke imkanım olsa da ben de infak etsem" diye düşünebilirler. Ama, hiçbir şeyi yok. Diyelim ki, ilmim yok ki, infak edeyim, güzel sesim yok ki, sohbet edeyim veya Kur’an okuyayım gibi birtakım düşüncelere saplanarak kendi kendilerini bağlıyorlar ve infak edecek bir şeyinin olmadığını düşünerek belki de iyi niyetle müteessir bile oluyorlar. Halbuki nasıl ki, namazda, oruçta niyet esastır, infakta da niyet esastır. İnfaka niyet eden insan, "Yarabbi, ben paylaşmaya azmettim, bana bu fırsatı ver" dediği an Allah onun karşısına hem zaruret halinde olan o kulu getirecektir, hem de kendisine o imkanı verecektir. Daha önemlisi nefsin koyduğu mazeretIeri kaldıracaktır. Çünkü insanoğlu infak etmeme alışkanlığını duya duya o kadar çok mazeret üretmiştir ki sokakta gördüğü bir dilenciye, "Bu, milyarderdir" diye başlar. Çünkü gazetelerde birkaç tane dilencinin evinde 100 milyonluk servet çıkmış diye okumuştur. Bu nedenle de her gördüğü dilenciyi reddetmek alışkanlığına girer. Çünkü insanlar kendi senaryolarını kendileri üretirler. Yani illa ki hepsinin zengin olması lazımmış gibi düşünür.

Bütün bu mazeretler infaka karşı nefsin koyduğu çok ağır taşlardır. Çünkü nefis biliyor ki, eğer infaka alışırsa mahvoldu. Dünyaya rağbet edemeyecek. Allah'tan yana olmak zorunda kalacaktır. Allah'ın istediği de budur. Bu nedenle nefsi bu infaka alıştırabilmek için çok önemli bir unsur niyet etmektir. "Ey nefis, bir şeyim yok deme, bir niyet et bakalım. Cenab-ı Hak ne gösterecek?" demek lazım.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Pazartesi, Şubat 19, 2007

Ahlâk-ı Muhammedî Çizgisinde infak

Teneke parçalarını pırlanta şeklinde gösteren şeytanın imasına karşılık, insana sahne-i alemde Cenab-ı Hak ile irtibatını koparmayacak bir şey lazımdır ki, bu iman ile başlar, infak ile yürür. Çünkü, eğer insanoğlu infak etmeyi bilmezse yalnız nefsi adına çalışır. Nefsi adına çalıştığı müddetçe de Rabbini kaybetmeye mahkumdur. İşte infakın en büyük özelliklerinden birisi nefse; "Kazandığın senin değil, sen bunları Allah adına kazandın, hadi ver bakalım” dedirtmesidir. Nefis bunu söyleye söyleye. Netice itibariyle tökezleye tökezleye Allah'tan yana olmak mecburiyetinde kalacaktır ve dolayısıyla dünyaya tapmayacaktır.
Cenab-ı Hakkın çeşitli ayetlerde bildirdiği. maddeye tapan davranışlar, özellikle Samiri olayındaki altın buzağıya tapan tutumlar, aslında dünyaya tapıştır. Bu tapışı insanların nefsi her zaman yapabilir. Zira Hz. Musa'nın Tur-i Sina'dan kalkıp da ahenk getirdiği, parlak ışıklan getirdiği ve Firavun'un yılanlarını yutturan esasıyla gezdiği ortamda insanoğlu, Hz. Musa'nın gözünün içine baka baka puta tapmıştır. Çünkü nefsin temayülü hep odur. Gerek Süveyş'i aşma mucizesi, gerekse Firavun'u yenme mucizesini bizzat gördüğü halde gene puta tapmıştır. Nefsin yaptığı, yapacağı budur. Mucizeyi görse de Allah'tan yana ağırlığını koyamıyor. Dünyadan yana ağırlığını koyuyor.
Nefsi bu felaketli alışkanlıktan kurtarmanın tek çaresi infaktır. Eğer nefis kendine ait bir şeyi başkasıyla paylaşmaya başlarsa anlar ki, dünya kendisinin değil. Cenab-ı Hak, yine yüce kitabında, "Dünya Benim malım, kimin malını paylaşıyorsunuz? Kimin malı için kavga ediyorsunuz?" diyor. Malın ve mülkün sahibi Allah'tır.
Daha fazlasını almak için kavga eden insanların tepesine bir balyoz iniyor. Bırakın kavgayı, paylaşmayı öğrenin. Onun için İnfak ediyoruz. Gerçekten tasavvur edilemeyecek kadar önemli. Nefis eğitimi için birtakım kitapları okuyanlar, hatta özel eğitimlere tabi olanlar, boşuna kendilerini yormasınlar. Nefsin eğitiminin çok önemli silahı infak, Allah'ı zikretmenin de en güzel yolu namazdır. Cenab-ı Hak bu ikisini birlikte lütfederek insanların gideceği, ahlak-ı Muhammediyi yaşayacağı yolun ana çizgilerini çizmiştir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Cemaatle Namazın Üstünlüğü

Cemaatle namazın üstünlüğünü kabul etmemek mümkün değildir. Hadislere uyarak, "Şu kadar kat namazdan farklıdır" şeklinde rakamlar verilir. Cemaatle namaz kılmanın iki önemli yanı vardır.

Birincisi, Fatiha'da "İyyake na'büdü ve iyyake nes'tein (Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım isteriz) âyetinin çoğul olması dolayısıyla cemaatle kılınan namazda bu ayetin sırrını daha iyi sindirmiş oluyoruz. Gerçi tek başına namaz kılarken "gönül, beden, nefis, ruh" dörtlüsüyle birlikte kılındığı için çoğul diyoruz, ama aslında cemaatle kılındığı zaman o çoğunluk sırrı daha iyi zuhur eder.

Cemaatle namazdaki ikinci önemli hadise, mü'minlerin birbirine yaklaşımıdır. Birlikte namaz kılmak, samimiyeti, dostluğu, sevgiyi hatta ekonomik kalkınmayı sağlar. Bu kadar önemlidir. Cemaatle kılınacak namazda her semtin insanları birbiriyle anlaşacağı için. o semtin bir çok sosyal, ekonomik problemlerine oradaki dostluk çare olur. Binaenaleyh cemaatle kılınan namaz çok önemlidir. Hele hele sabah namazı büsbütün kıymetlidir. Bir de ayrıca insanların İslamiyete diğer kardeşlerinin uygun hareket etmeyişlerini de murakabe eder. Bunun Selçuklular Devrinde pek çok örnekleri görülmüştür. Sabah namazında imam efendi, suç işleyen, içki içen yahut zina yapan birisi cemaatin içine girip namaz kıldığı zaman, "Namazı men etmeyiniz" hükmü gereğince susmuş, ama namaz bittikten sonra, "Sen bizim camimize gelme, başka bir camide namaz kıl, çünkü seninle beraber sırat-ı mustakimi istiyoruz. Senin içimizde bulunmandan dolayı rahatsızız" diyerek bir nev'i suçlara, günahlara karşı sosyal murakabeyi sağlamıştır. Yanında durduğu adamla beraber sırat-ı mustakimi istiyorsun, Allah'a kulluk yaptığını beyan ediyorsun, yalnız Allah'tan yardım istediğini söylüyorsun.

Bu, çok muhteşem bir sırdır. çağımızda aynı cemaate gittiği halde birbirleriyle muhabbet kuramamış, yahut mümkün olduğu halde gitmemiş gibi bir eleştirinin içerisine girmek istemiyorum. İnşaallah gelecek günlerde yeni yetişen kuşaklar bunu daha iyi fark edeceklerdir. Cemaatle kılınan namazda cemaat muhabbeti şarttır. Birbirleriyle dışarıda kavga etmek, kötü söz söylemek düşünülemez.

Kadınların cemaate iştiraki ve kendi aralarında cemaat olması konusunda, kadınlar Asr-ı Saadette kendi aralarında cemaat olmuşlar ve annelerimiz kadınlara namaz kıldırmışlardır. Ayrıca Asr-ı Saadette pek çok namaza annelerimiz cemaat olarak iştirak etmişlerdir. Hatta Hz. Ömer devrindeki bir olaydan biliyoruz ki, arada perde olmadan arka saflarda hanımlara ayrılan bölümde cemaat namazı kılmışlardır. Yalnız burada cemaat namazındaki çok sıkı disiplin kadınlar üzerinde yoktur. Bir kadına, "Sen niye cemaat namazına gitmiyorsun?" diye baskı yapamazsın. Ayrıca bir hanımın cemaate iştirak etmesi için kocasından izin alma mecburiyeti de yoktur. Hiç bir namazda sınırlama yoktur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Cuma Namazının Eşsiz Hikmetleri

Cuma namazı, Cenab-ı Hakka tazarru ve niyaz mahiyetinde bir namazdır. Ama, bir büyük sosyal niteliği vardır. Çünkü Cuma namazı, bağımsızlık ve biat esasları üzerine kurulur.

Efendimiz, "Üç Cumaya gelmeyene şefaat etmem" emri ile Cuma namazının önemini bildirmiştir. Ama, buna rağmen Cuma namazının şartları içerisinde bağımsızlığı madde olarak koymuştur. Bir insan bağımsız değilse Cuma namazı kılamaz. Bu iki yönlüdür. Birincisi ferdi bağımsızlık, ikincisi toplumsal bağımsızlıktır.

Bu hüküm geldiği için bütün Ashab kölelerini azad etmek zorunda kalmışlardır. Onları Cuma namazından mahru etmemek için azad etmeleri, köleliği en şiddetli temizleyen bir operasyon olmuştur. İkincisi, mü'min toplumlar kendisini düşman zulmü altında tutmayan bir mücadelenin cesareti, temsilcisi olmuşlardır. Çünkü bir işgal atında kalmak, bir düşmana müsamaha edip de tepesinde oturmasına müsaade etmek, Cuma namazını engeller. Kahramanmaraş'ın kurtuluşundaki meşhur ve çok muhterem insan Sütçü İmam. Maraş olayını Cuma namazı ile başlatmıştır. Sütçü İmam camiye gelmiş. herkes Cuma namazını kıldıracak zannederken o hutbeye çıkmış. "Cuma namazı kılamayız arkadaşlar. çünkü bayrağımız bu kalede sallanmıyor. Biz hür olmadığımız için Cuma namazını kılma hakkımızı kaybettik" demiştir. Bunun üzerine halk Fransızlara karşı isyan ederek o kutsal savaşı başlatmıştır. İstiklal savaşının kutsallığı içinde Sütçü İmamın gösterdiği Cuma namazı olayı fevkalade ince hikmetler taşır.

Hutbenin özelliği fevkalade önemlidir. ezanla emredilmiş bir şeydir. Hutbe o kadar önemlidir ki ibadet tarzı itibariyle adeta namaz derecesindedir. Bundan dolayıdır ki. Cuma namazının hutbesi ayak uzatılarak. el kol sallanarak. fısıldaşılarak dinlenilmez. Aynen namaz erkanı gibi, diz çökerek, hiç kıpırdamadan ve kulağını. gönlünü dört açarak hutbe dinlenir ki. bu hususiyet ezana vurgulanmıştır.

İşte bu hususiyetler içerisinde tetkik ettiğimiz zaman. Cuma namazı aynı zamanda İslâmiyette siyasi özgürlük için bir vesiledir. Cuma namazı sayesinde pek çok belde. düşman işgaline karşı tepki göstermiş. kurtuluş savaşı vermiştir. Türkiye için çok daha önemlisi Kurtuluş Savaşının özünde Cuma namazı kılma sırrı yatar.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ahlâk-ı Muhammedî'de Cenaze Namazı

Cenaze namazı, ezan okunmadan kılınan bir namazdır, bunun için fevkalade önemlidir. Biliyorsunuz, ezanın ayrı bir hususiyeti vardır, ama. cenaze namazında ezan okunmamasının da ayrı bir hikmeti vardır.

Bir mü'min yavru, dünyaya geldiği zaman, kulağına ezan okunarak ismi konur. Bu ezanın namazı yoktur. Yalnız isim koymak için okunan bir ezandır. Ayrıca ezanın hususiyetleri içerisinde Cuma hutbesi müstakil ezanla cereyan eder. Yani Cenab-ı Hak, ehemmiyetine binaen hutbeye ezanla davet etmiştir. Cenaze namazının ezansız oluşu hikmetini göz önüne alırsak hiçbir namaz ezansız olmaz.

Halbuki Cenab-ı Hak, cenaze namazının ezansız oluşunu bildirirken; "Ey insanoğlu, siz doğduğunuz zaman kulağınıza ezan okundu. Şimdi dünyanızı değiştiriyorsunuz, namazınız kılınacak" demekle, ömrün bir ezan ile namaz arasındaki mühlet kadar kısa olduğuna işaret ediyor. Yani her mü'min, "Benim ezanım okundu, her an emanetimi teslim edebilirim" ve benim namazım kılınır" ciddiyeti; mes'uliyeti içerisinde yaşamalı. Onun için cenaze namazı daha başta insanların haysiyetli ve ahlak-ı Muhammedîye uygun olarak yaşamalarını ciddi bir direktif olarak vermiş oluyor. Bir anlamda. "Mühletin yok, sakın ömrün uzun sanma, kaç sene yaşarsan yaşa, bütün ömrü bir ezanla namaz arasındaki vakit kadardır. Aklını başına topla" demek istiyor.

Cenaze namazı, imamın bizzat usul ve şeriat ahkamı itibariyle ölünün kalp hizasında durarak kıldırdığı bir namazdır. Biliyorsunuz, namaz kılarken insanla Kâbe çizgisi arasında herhangi bir cisim olmaz. Yani mihrapla namaz kılan arasında herhangi bir eşya bulunamaz. Çünkü her namaz, doğrudan doğruya Kâbe vasıtasıyla Allah ile irtibat anlamındadır. Ama, cenaze namazında araya bir madde koyuyorsunuz. İmamı, ölünün kalbi hizasına getiriyorsunuz. Fevkalade önemli bir şey. Peki, nasıl olabilir? Aslında normal olarak düşünürseniz, Cenab-ı Hak cenaze namazını yine lütfetmiş olurdu. ama cenaze musallada dururdu, imam da kıbleye karşı dururdu. İmam ile kıble hizasına bir şey konmayacağına göre, ölüyü koymak da

kimsenin hatırına gelmezdi, ama o bir emr-i İlâhidir. Şu halde Cenab-ı Hak, cenazenin kalbinin hizasında namaz kılınmasını emretmişse bunun bir hikmeti vardır. Bu hikmet de, Cenab-ı Hakkın mü'minin kalbine her an tecelli etme sırrıdır.

Cenab-ı Allah, cenazenin dışında kalan insanlara diyor ki; “Ben, mü'minin kalbine tecelli ettim, onun kalbini Kâbe yaptım. Onun için kalbi hizasına namaza durabilirsiniz.” Bu, namaz kılınma anı kadardır. Namaz kılınma anını dışında ölünün ne önünde secde edilebilir, ne cesedine secde edilebilir. O namaz kılınma anının içerisinde Cenab-ı Hak bir lütuf yapıyor, o kılınan namaz sırasında bir manevi cereyan gönderiyor, kalbine bir dirilik veriyor. Bu, fevkalade önemli bir şeydir. Mü'min öldükten sonra daha mezara gitmeden, cenazenin sırrı içerisinde ölümün soğukluğunu tamamen atıyor, aksine ölümden büyük bir haz duyuyor. Çünkü gönlüne Cenab-ı Hakkın cereyanı geliyor. Gönlündeki o cereyan, onun kabirde sorulacak sorulara cevap verebilmesi için yegane mercidir.

İyi düşünürsek, kabir hesabında sorulacak sorulara, ölüde cevap verecek bir güç yoktur. Beyni, damarları bittiği için çalışmamaktadır. Ruhu, alem-i ervaha intikal ettiği için yoktur. Peki, Münker-Nekir'in soracağı sorulara kim cevap verecek? Bu, çok önemli bir sorudur. Yani Münker-Nekir'in sorularına cevap vermek gerektiğini biliyoruz. İşte bir mü'min, bu cevabı, Cenab-ı Hakkın gönlüne verdiği cereyanı kullanarak verecektir. O, bir dirilik cereyanıdır, bir mana cereyanıdır. O cereyan geldiği zaman, o cenaze namazının kılınmış olmasıyla birlikte, o zaman Münker-Nekir'in sorularına doğrudan doğruya gönül cevap verecektir ki, bu akıl almaz nitelikte bir nimettir.

Öldükten sonra öyle bir soru ile karşı karşıya kalan bir insanın cenaze namazı kılınmamışsa, yahut gönlüne bu cereyan gelmemişse, cevap verecek ne mecali, ne de imkanı vardır. Büyük bir hüzün, hüzünden de öte büyük bir azaptır. Cenaze namazındaki en hikmetli nokta, gönüle, Münker-Nekir'e gitmeden evvel bir şarj yapmak, gönül aküsünü manevi olarak yeniden cereyan sistemine bağlamak ve bu suretle Münker-Nekir'in karşısında mahcup olmamasını sağlamaktır.

Eğer cenazenin imanı şüpheli ise, o zaman kafir bir gönüle karşı namaza durmak bir tarz küfür olur. Bundan dolayıdır ki, cenaze namazını kılacağımız insanın, mü'min olduğunu mutlaka bilmemiz gerekir. Ama, bilhassa bu devirde kalabalık camilerde herhangi bir cenaze gelmişse, biz de namazdan çıkmışsak, cenaze namazını kılmamız konusunda ne yapacağız? İnandığımız bir mü'minin bize şehadeti varsa biz de kılabiliriz. Kerhen cenaze namazı kılınmaz. Mutlaka ya kendimiz tanıyacağız, veya bir mü'min kardeşimizin şehadetini kabul edeceğiz.”Evet, ben onu tanıyorum. O, mü'min bir insandır" diyebileceğiz.

Asr-ı Saadet'te Hz. Ali Efendimiz bazen cenaze namazına gecikirdi. Hz. Ömer Efendimizin bu durum dikkatini çekti ve bir hikmeti vardır diye o da gecikmeye başladı. Hz.Ali Efendimizi görürse gelir, namaza dururdu. Bu, Asr-ı Saadet'teki cenazeler üzerinde bile önemlidir, iman imanın sırrı ancak cenazeye kılınan o namazın sırrı ile bağdaşır.

Cenaze namazının bir önemli hususiyeti de imamın, cemaatin kefaletini istemesidir. "Nasıl tanırsınız?" dediği zaman, mü'minler hep beraber, "İyi tanırız" derse Cenab-ı Hakkın indinde çok önemli bir şehadettir. Bu, ölünün ufak tefek kusurlarına bir nev'i senettir. Bu nedenle cenaze namazı fevkalade önemli bir namazdır.

Cenaze namazı farzdır. Herhangi bir mü'min, dünyanın; neresinde dünyasını değişirse değişsin, bütün mü'minler üzerine farz namaz gıyabi olur. Yani diyelim ki, Endonezya'da bir mü'min dünyasını değişti, bunun cenaze namazını kılmak, yeryüzündeki bütün mü'minlere fazdır. Bunun imkansızlığını düşündüğümüz zaman farz-ı kifaye hükmü getirilmiştir. Yani mü'minin cenaze namazı Endonezya'da kılınırsa hepimizin üzerinden farz hükmü kalkar. Fakat kılınamadığını kabul edin, o zaman bütün dünyadaki Müslümanlara bir namaz borç yazılır. Bu yüzden bazı Müslüman ülkelerde ve bizde de bazı kardeşlerimizde bir uygulama vardır. Arada bir cenaze namazı kılınamamış kardeşlerimiz için bir namaz kılınır ki, buna gıyabi cenaze namazı denir.

Bu, iki çeşitte olabilir:

1- Mü'minse, kılınmayan cenazelere atfen kılınabilir;

2- Namazı kılınan bir mü'min için tekrar kılınabilir.

Bu, bir muhabbet vesilesidir.

Bu, bizden evvel dünyasını değişmiş yüceler için de geçerlidir. Cenaze namazında çok ilginç bir örnek vardır. Efendimiz, Hz. Hamza' nın cenaze namazının yedi defa kıldırmıştır. Çünkü bütün mü'minler o namazda Cenneti seyretmiştir ve Efendimize "Bir daha, bir daha!" diye gönülden niyaz etmişlerdir. Böyle çok ilginç, çok muhteşem bir cenaze namazı olayıdır. Demek ki, cenaze namazı olayı bildiğimiz gibi basit bir olay değildir. Bu, mü'min ve Allah arasındaki esrarengiz bütün kapılan açan, mü'minin diğer insandan farkının ne olduğunu gösteren muhteşem bir hadisedir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Miraç Namazı

Miraç namazı huzur-u İlâhideki mevkiini Efendimizin lütfettiği bir tarz infaktır. Allah'a yakînliği. Allah'ı bulmayı. Efendimiz mü'minlere infak ettiği için miraç namazı doğmuştur. Bir mü'min gönlünü arıttığı zaman. Cenab-ı Hakkın tecellisine hazır bir nokta haline gelir. Böyle hazır nokta haline geldiği zaman Cenab-ı Hakkın tecellisi zuhur eder ki, bu ancak namazdadır. Ve bir tarz İlâhi cereyanla bütünleşme, Cenab-ı Hakkın, "Ben ruhumdan nefh ettim" sırrıyla o ruhi niteliği Allah'ın kendi sırrı içinde bütünleşmiştir. Onun için miracı bütün olarak yanlış kavrama alışkanlığından zihnimizi arıtmamız lazım. Arıtsak da arıtmasak da zuhurat öyledir. Cenab-ı Hakkın sırrı tecelli ettikten sonra kulun Kendisine ait şeylerinin bitik olması lazım.

Bu nedenle miraç namazı. hakikat namazı içerisinde dahi fevkalade zor bulunacak bir. hadisedir. Çünkü namazda, o naki ve taki sırrı zuhur etmedikçe miraç sırrı zuhur etmez. Yani ilâhi huzurda bulunmanın hazzını da edemeyecek kadar Allah'a teslim olmak lazım ki, miraç tezahür etsin. Çünkü o haz da beşeridir. O hazzın dahi Cenab-ı Hakka, "Kalbi yalnız Senin için boşalttım" diyebilmesi, bu noktaya gelebilmesi için tamamen lütf-u İlâhi olarak ve Efendimizin bir tarz infakı olarak bilinmesi lazım gelir. Eğer bir kul miraç olan namaza rastlamışsa, mutlaka Efendimizin özel bir keremiyle bu noktaya intikal ettiğini bilebilmelidir.

Bu yüzden de mü'minler gerek gerçek namaza geçerken, gerekse miraç namazına yansırken Cenab-ı Hakkın namaza koyduğu tahiyyat hadis-i kudsisini tamamen, hazzen, bilerek fark etmelidir.

Diyelim ki, bir adam kırk sene namaz kıldı. Günde beş vakitten şu kadar namaz eder. Bunların içerisinde çift okunan tahiyyatlar var. Bunların hepsini hesap ederse çok sayıda tahiyyat okumuş olur. Cenab-ı Hakkın, Efendimizle konuşmasını, yani tahiyyatı bu kadar çok okumuş bir insanın mahfiyetini sıfır noktasına getirmesi lazım. Çünkü Allah, tahiyyat sırrı içerisinde Fahr-i Kainat Efendimizin ağzından arınmanın anahtarını vermiştir. Çünkü Fahr-i Kainat Efendimiz. "Bütün güzellikler, bütün yücelikler, herşey Sana aittir" diyor.

Yüce Kitabımızın Sûre-i Necm'de Efendimizin sırrını takdim ederken, "O hiçbir şeye meyletmedi, hiçbir şeye nazar etmedi, kaymadı" demesindeki murad, bütün bu ve güzelliklerin huzur-u İlâhide dahi olsa bir mahfiyet sırrı içerisinde takdimi lazım gelir ki, onu bize hazırlayan “ettahiyyatü"dür. Fahr-i Kainat Efendimiz huzur-u İlâhide dahi olsa bunu söylemiştir. Bazı kimselerin tasavvuf kitaplarını okuyarak, "Ben ışık gördüm, koku duydum" demesi gaflettir.

Namaz bu değildir. Bu noktalan geçseler, bunu söylemeyecekler. Bunu söyledikleri müddetçe de taklit namaz dan kurtulmaları mümkün değildir. çünkü namaz, fazladan bir şey ekleyerek zenginleşecek bir hadise değildir. Allah huzurunda dururken hangi zenginlikten bahsediyorsunuz? Hazineye girmişsiniz. kapının önündeki çiçekten bahsediyorsunuz.

Koku duymanın, birtakım nur benzeri ışıklar görmenin hepsi nereden geliyor? Şeytan,bir mü'minin namazında kendisine yaklaşım gösteriyor. "Sen koku aldın, ışık gördün" diyerek onu, gerçek namazdan ve hele hele miraç namazından temelli uzağa atıyor. Kendisine bir vehim veriyor. "Eğer koku alıyorsa, ışık görüyorsa iyi bir kul olmuştur" diye düşünülemez.

Allah'ın, Fahr-i Kainat Efendimizden razı olmasındaki murat, Efendimizin yokluk sırrını yaşamasıdır, onu tarif etmesidir. Biz, Allah'ın sevgilisi Efendimizden nasıl farklı bir iddiada bulunabiliriz? Hiç kimse Efendimizin sırrının ucuna yaklaşamaz. Tabii ki Allah'ın yarattığı tüm yücelere saygımız, sevgimize bedidir. Ama. Efendimiz bir noktaya konmuşsa. ondan sonra bir milyon tane boyluk vardır. Daha sonra ikinci, üçüncü gelir. Allah. Kendi sırrı içerisinde yalnız nur-u Muhammedîyi yaratmıştır. Bu yücelik aşağıya doğru inkişaf ederek. yine tasarruf-u Muhammedîyle taksimata, kesrete uğramış, birçok veliler, birçok güzel mü'minler zuhur etmiştir, ama aralarında bir benzetim ve yaklaşım olamaz.

Bütün bu varsayımlardan kurtularak, "Ben Muhammed'in (a.s.m.) ümmetiyim. O, bana lütfettiği için ben namaz kılabiliyorum. beni huzur-u ilahiye davet ettiği için, infak ettiği için ben varım. Bende hiçbir şey yok. hepsi ona aittir" diyecek sıcaklığı gönülden yaklaştırmadıktan sonra namazın asıl ideali olan miraç namazına yaklaşmak mümkün değildir.

Hâşa Çenab-ı Hakkın huzurunda koku aramak, ses aramak, ışık aramak çok yanlış olur. Allah ışık da değil,koku da değil, ses de değil. Ama bir mü'min gönlünde sevday-ı Muhammedîyi yaşatırken. namaz olarak değil, genelde Efendimize karşı duyduğu zevki ve aşkı çok artarsa, Efendimizin teninin kokusunu hissedebilir.

İkincisi; nur-u Muhammedîyi hissedebilir ki, nur-u Muhammedîyi siyah bir nurdur. Bu. sanılıyor ki, beyazın karşıtı siyahtır. Halbuki renk aleminden biliyoruz ki, beyaz bütün ışınları yansıttığı için beyazdır. Siyah da bütün ışınları emdiği için siyahtır. Efendimiz. Cenab-ı Hakkın bütün nurunu emdiği için siyah bir nur yansıtır ki, bu nur, bakılması, tahammül edilmesi mümkün olmayan çok şiddetli koyulukta, bütün siyahların onun yanında gri kalabileceği kadar parlaklıktadır. Parlaklıkta parlak, fakat siyahlıkta da siyahtır. Nur-u Muhammedînin siyah nur şeklinde yansıması halen devam eder. Bunlar mümkündür, ama bunları namazla karıştırmamak lazımdır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Namazın Ahlâk-ı Muhammedîyle İrtibatı

Üç çeşit namaz vardır. Taklit namazı, hakikat namazı be Miraç namazı. Çoğunluğun kıldığı namaz, taklit namazıdır. Buradaki taklitten maksat, Miraç namazına ve hakiki namaza kıyasen taklittir. Mürailerin kıldığı, kabul olmayan namazlar vardır ki, onlar bu sınıfa dahil değildir. Bildiğimiz ve hepimizin kıldığı namaz, Miraç adına kılınan namazdır.

Fahr-i Kainat Efendimiz, "Mü'minler de Senin huzuruna gelsin" dediği zaman Cenab-ı Hak, "O zaman namaz kılsınlar" buyurdu. Demek ki, asıl namaz odur. Ama, bunu hepimiz hissediyoruz ki, Miraca ulaşamıyoruz. Ulaşamadığımıza göre o Miraca kıyasen Cenab-ı Hakkın verdiği emri takliden yapıyoruz demektir. Makbuldür ve mükellef olduğumuz, puan aldığımız ve sevabımıza eklenecek olan bu namazdır.

Gerek taklit namaz olsun, gerek hakiki namaz olsun, bunların tek bir cinsi yoktur. Taklit namazın da daha zayıfı vardır. Hakiki namazın da daha kuvvetlisi vardır. Yani yan yana, nokta nokta, merdiven merdiven çıkaran bir yücelik sırrıdır namaz. Onun için taklit namazı kılarken dahi, birinci gün kıldığımız namazı, ikinci gün daha iyileştirme yükümlülüğü altındayız. Kaldı ki, Cenab-ı Hakkın Kur'an'da emrettiği, "Namaz aşırılıklardan korur" hükmü, bizzat bizim kıldığımız, taklit namaz diye tanımladığımız, namaz için de geçerlidir.

Binaenaleyh bir mü'min, adabına, erkanına uygun olarak namaz kıldığı takdirde bu namazı da hafife alınmamalıdır. Bu çok güzel bir hadisedir, en azından sünneti taklittir. Bu açıdan baktığımız takdirde namaza verilen önemle, taklit namazın arınması, durulması ve hakiki namaza yaklaşması, bir noktada hakiki namaza dönüşüvermesi bir terakki meselesidir. Her mü'min namazını mümkün olduğu kadar her geçen gün biraz daha gerçeğe yaklaştırmalı, bir adım daha mesafe kazanmalı, en azından namazda duyduğu huzuru daha kuvvetli hissetmeye çalışmalıdır.

Ahlâk-ı Muhammedi konusu anlatılırken üzerinde durulacak önemli noktalar vardır. Bir mü'min, en büyük zikir olan namazın, "Sübhane rabbiye'l-ala ve sübhane rabbiye'l-azim" zikirlerini ve "Allahu ekber" zikirlerini namazda çok net hissetmelidir . Yani bunları dudağının arasında yuvarlamamalıdır. Eğer bunları dudağının arasında yuvarlarsa taklit namazı da en aşağı mertebeye çekmiş olur. Yani yücelme mecali bırakmaz.

Yine namazın önemli ritmi olan, hatta özü olan Fâtiha'yı çok ciddi ve sıcak olarak okuması lazım ve mutlaka manasını bilmesi lazımdır. Fâtiha'nın manasının bilinmemesini hoş görmek mümkün değil. Bu çağda, küçük görmek için söylemiyorum, bir hamal bile bir buzdolabının tutulacağını, bir radyonun nasıl taşınacağını üzerindeki İngilizce tabirIeri çözerek biliyor. Yani artık herkesin, hayatın her safhasında çeşitli lisanlardan kelimeler öğrendiği çağda, Allah'ın huzuruna çıkıp da onun emrettiği, “-Bana bunu oku" dediği Fatiha'nın manasını bilmeden okumak çok abes olur.

Ayrıca "et-tahiyyatü" duasının da sağlam okunması, sıcak okunması ve manasının bilinmesi gerekiyor. Bu ikisinin üzerinde durarak, taklit namaz dediğimiz günlük namazlarımızı terakki ettiren hakiki namaza çevirebiliriz. Şüphesiz ki, bazıları için aşırı titizlik gibi görülen namazın erkanı, ona karşı duyulan saygı bu söylediğim kaidelerle birleştikten sonra daha bir olgunluk kazanır. Yani bize çok önemli değilmiş gibi görünen, mesela; seccadenin düzgünlüğü, kıblenin tekrar kontrolü, farz kılarken getirilecek kamet dahi namaza biraz daha titizce hazırlandığımız için Allah tarafından bir yakînlik fırsatı doğurur.

Bütün bu ölçüler içerisinde insanoğlu, Fatiha'nın emri ve sırrı iktizasıyla, Fâtiha'nın namazda canlanması iktizasıyla yavaş yavaş "Sırat-ı Mustakim"e ulaşmayı talep ede ede, -Sırat-ı Mustakim" le arasında bir sıcaklık doğar. Bu sıcaklığın kurulması da namazda canlanan Fâtiha sırrı içerisinde, Fâtiha'nın dördüncü ayetinde saklıdır.

Bu dördüncü ayet, "iyyake na'büdü ve iyyake nes'tein (Senden başkasına kulluk etmem ve Senden başkasından yardım dilenmem) cümlesidir. Bu ayete sadakati günlük hayatımıza geçirmemiz lazım. Bir insan, "Benim namazım bir türlü gelişmiyor" yahut, "Hakiki namazı ne zaman bulacağım?" diye kendi kendine düşünüyorsa, şapkasını önüne koyup, "İyyake na'büdü ve iyyake nes'tein"e olan sadakatini gözden geçirmelidir. Eğer bu sadakati ölene kadar gösteremezse, belki bir ölçüde namaz borcunu ödemiş olur, ama hiçbir zaman hakiki namaz kılmış olmaz. Fâtiha'nın canlılığının simgesi olan "İyyake na'büdü ve iyyake nes'tein" sırrına riayetle, mutlaka her geçen gün terakki etmek lazımdır.

"Senden başkasına kulluk yapmam" demek, kelime-i tevhid sırrıdır, yani bir anlamda "La ilahe illallah” sırrıdır. "Allah'tan başka hiçbir güç yoktur, ancak ve ancak O vardır" dediğimiz zaman bunu içimize sindirmemiz ve uygulamamızda göstermemiz lazım. Paraya, çevreye, evIad-ı iyale, aklınıza gelen her türlü dünya çekiciliğine karşı kulluk yapmak namazı öldürür.

Rahmetli Şemsettin Yeşil anlatmıştı: Cenab-ı Hak huzuruna duran her kuluna sahne-i alemi açar, hiçbir istisna tanımadan seyyanen İlahi perdeyi aralar. Bu tabii şartlara uymak, abdestin, necasetten temizliği tam yerine getirmek şartıyla olur.

"Allahu ekber" deyip, iftitah tekbiri dediğimiz tekbir-i tahrim (dünyayı kendisine haram eden tekbir) ile Allah'ın huzuruna durduktan sonra, o kulu kim olursa olsun, Allah, perdesini açar ve melekler o namazı zevkle seyreder. Ta ki, "iyyake na'büdü ve iyyake nes'tein" ayetini okuyana kadar. Bu ayeti okuduğu zaman eğer söylediği sözlere sadıksa İlahi perdenin açıklığı devam eder ve ondan sonra gelen beşinci ayet, "İhdina's-sırata'l-mustekim" tahakkuk eder. "Beni doğru yola hidayet eyle” niyazı huzur-u İlahiye ihtiram edilmiş, sunulmuş olur ve kendisi Allah caddesine geçirilmiş olur. Ama, "İyyake na'büdü ve iyyake nes'tein"de sahte ise Allah'ın perdesi kapanır, yani melekler o perdeyi kapatır. Ondan sonra yatar, kalkar, durur.

"Namaz aşırılıklardan korur" hikmetinin en büyük mucizevi sırrı, bu dördüncü ayettir. Bir insan eğer para pula, herhangi bir güce, çevre putuna kulluk etmezse, onun "Sırat-ı Mustakim"e hak kazanma şansı doğar. Elbette bu, söylediğimiz tanım bir kafes tanımı gibidir. Yani üstü betonla kapanmış bir tanım olarak kabul etmemek lazım. Allah'tan gayrısına kulluk etmemek de mertebe mertebedir. Bir, tamamen adileşerek paranın pulun önünde kendisini maddeye tapan bir hale getirmek vardır, bir de paraya karşı zaafı olmak vardır. Bu ikisini birbirinden insafla ayırmak gerekir. İnsanın birtakım hataları, birtakım zaafları olabilir. Günde beş vakit namaz, günlük hayatımız içerisinde biz bu zaaflarımızı azaltalım diye farz kılınmıştır.

Öğle namazını kılmış bir insan, "İyyake na'büdü ve iyyâke nes'teîn"i söyledikten sonra kendi kendine, "Ben hata ettim galiba. Az önce falan yerde paraya kulluk ettim, zaaf gösterdim" deyip bunu atar, ama ikindiye kadar bir başka açıdan kulluk yapar, mevkii olan birine mürai davranırsa, çevredeki birtakım insanlardan çekinerek, kendi İslâmlığını neredeyse kafese sokmak isteyen bir aptallık gösterirse, bunun da tevbesini yaparak ikindi namazına gelmesi lazımdır.

Bir mü'minin, "İyyake na'büdü ve iyyake nes'tain"i devamlı surette bir motif gibi işlemesi lazımdır. İnsanları aşırılıklardan koruyan, nefsin önüne, bir tarz nefsin arkasına tabi olmak zilletinden koruyan, namazın bu sırrıdır. İnsaf ile düşünecek, "Ben Allah'ın huzurunda, 'Senden başkasına kulluk etmem, Senden başkasından yardım dilemem' dedim, ama her türlü maddi şeylerden yardım diledim" gibi, kendi kendine süper bir gönül eğitimi, süper bir beyin yıkaması sağlayarak namazın içerisindeki bu devamlılığı ve sonunda taklit namazı olgunlaştıra olgunlaştıra gerçek namaza çevirmeyi öğrenecektir.

Taklit namazın gerçek namaza dönüşümü de Fâtiha anahtarında aramak lazım. Gerçek namaz, tam bir motif değildir. Yavaş yavaş intikal eden bir motiftir. Gerçek namaza, en altındaki merdivene basarak başlarız ve yavaş yavaş o, birdenbire ışıklanarak bizi kavrar. Gerçek namaz iyice tahakkuk ettiği zaman, anlamaya lüzum yok, kendiliğinden belli olur. Yani namazın her şekliyle Allah huzurunda olmak olayı söz konusudur. Allah huzurunda olduğunu fark edemezse taklit namaz, fark ederse gerçek namaz olmuş olur ki, gerçek namaz tam teşekkül ettiği zaman onu zaten fark eder. Onda Rabbinden başkasını düşünemez, o anda Rabbinden başka cazibe kendisini etkileyemez.

Buradaki hikmet yine "Tekbir-i tahrimi" dediğimiz ilk tekbire geliyor. Çünkü biz namaza dururken, elimizi kulağımıza götürdüğümüzde Cenab-ı Hakka elimizin sırtıyla, "Dünyayı bıraktım", avucuyla "Sana yöneldim" diyoruz. Bunun uygulaması, ancak gerçek namazda olabiliyor.

Gerçekten "Tekbir-i tahrimi"i yaptığımızı, dünyayı tamamen terk ederek İlâhi huzura geldiğimizi anladığımız zaman, bunun ayrı bir delili yoktur. Yalnız buraya geçiş safhasını, özellikle gerçek namaza başlangıç halindeki hadisatı bilmekte fayda vardır ki, insan kendi kendini kontrol etmiş olur. Bu da üç noktada tebellür eder.

Bunlardan bir tanesi, Fâtiha'nın dördüncü ayeti ve okuyuştaki sadakattir. Artık o, sağa, sola, hâdisata, maddeye kulluk yapmaktan vazgeçmiştir ve bunu hisseder. Artık onun için paraya pula, çevreye, kendi nefsine kulluk yapma hadisesi bitmiştir veya bitmek üzeredir.

Gerçek namaza geçişin ikinci şartı, infakının artmasını hissetmesidir. Eğer bir insan namaz kıldığı süreçler içerisinde gittikçe artan bir infaka sahipse, vücut iklimindeki buhûl pisliği eriyorsa, o artık gerçek namaza. geçmeye başlamıştır. Ama, böyle olmuyorsa, hiç kimse gerçek namaza geçeceğim diye heveslenmesin. Eğer infakı artmamışsa mümkün değil.

Üçüncüsü ise rükûda zuhur eden hâdisattır. Gerçek namaz başladığı an, ilk ışığını rükûda gösterir. "Sübhane Rabbiye'l-azim" dediği zaman, bütün vücudunun, zihninin gönlünün Allah'ın azameti karşısında adeta tir tir titrediğini hisseder. Bu da gerçek namazın üçüncü belirtisidir.

Bu üç belirti bir arada bir mü'minde zuhur etmeye başladığı zaman gerçek namaza intikal ediyor demektir. Bu intikalinde şüphesiz ki, daha önce kıldığı namazlara nazaran daha şiddetli bir titizlik, daha, bir hasret, ezan vaktine karşı büyük bir bekleyiş zuhur edecektir. Dolayısıyla taklit namazında gördüğü arızaların hiçbiri kalmayacaktır.

Cenab-ı Hakkın müsaade ettiği "Sırat-ı Mustakim"de, o Allah’a giden yolda kendi güzelliklerini, Cenab-ı Hakkın kendisine verdiği güzellikleri fark etmeden güzelliği yaşamayı öğrenecektir. Bu çok önemlidir. Herkes sanıyor ki, gerçek namaza geçtiği zaman bir mertebe kazanacak. Bir defa bir mü'minin böyle bir mertebe beklemesi yanlıştır. Zaten gerçek namaza geçmeye mecburdur, yani bu bir derece, yahut uçuş hadisesi değildir.

Taklit namazın arızasız, hatasız kılınan cinslerinde melekler genellikle bir mü'minin namazına iştirak ederler. Taklit namazda bir mü'min bunu hissetmezken, gerçek namaza geçtiğinde meleklerin bu iştirakini hisseder. Bu da gerçek namazın doyumunu, güzelliğini ve hazzını arttırır. İşte burada insanoğluna düşen en büyük vazife, "Rabbim bu haz, bu güzellik Sana ait, çünkü ben Senin caddendeyim. Eğer bu caddede bir ışık varsa bu Sana ait, caddeye ait. Ben elektrik feneriyle gelip yolumu bulmuş değilim" diyebilmesidir. Bu, çok önemli bir şeydir.

İnsanoğlu namazdan gurura doğru gitmek gibi bir gaflete düşmemelidir. Bunu gurur vesilesi yapmak, hele hele gerçek namaza yaklaştıkça ondan doğan hüşuun, ondan doğan hazzın Rabbine ait olduğunu mutlaka bilmek lazım. Eğer bunu bilmezse gerçek namaz yeniden solarak, taklit namaza döner.

Kulun, bir nimeti avucunda tutabilmesi için mahfiyette ısrar etmesi lazım. Yani yoklukta ısrar etmesi lazım. Bir kul, mahfiyete, fakra sığınmazsa bulduğu bütün nimetleri sırayla kaybeder. Gerçek namazın en büyük hususiyeti, belli sınırları aşarak, belli merdivenlere basarak yücelmeyi kendine ait bir meziyet değil de, Cenab-ı Hakkın lûtfuna ait bir keremi olduğunu düşünmektir. Çünkü mü'min namaz kılmazken ne kadar gaflet ve aptallık içinde olduğunu fark etmeyebilir, ama namaz kıldıktan sonra onun ne kadar yanlış olduğunu anlar.

İşte taklit namaz kılan bir insan gerçek namaza geçtiğinde, bir evvelki namaza nazaran, gerçek namazdaki hazzı hissettiğinde hemen tekrar mahfiyete dönüp, "Aman ya Rabbi, eğer bana kalsa ben namaz da kılamazdım, taklit namazdan gerçek namaza da geçemezdim. Bu,

tamamen Sana ait bir nimet ve hazdır" demelidir. Çünkü Allah bunu böyle söylememizi bize "Sırat-ı Mustakim"i tarif ederken veriyor: "Ben seni bir yola getiriyorum. O yol ki, nimet verdiklerimin yoludur" diyor.

Eğer Fatiha'da "ihdina's-sırâtâ'l-mustekîm" dedikten sonra süre tamamlansaydı mesele yoktu. “Sırat-ı Mustakim”e girdin, avantajlı duruma geçtin diyebilirdi. Ama, Allah, “sırat-ı mustakim"in ne olduğunu tarif ediyor.

Cenab-ı Hak, "Sırat-ı mustekim, Benim nimet verdiklerimin yoludur ve nimet Bana aittir, size ait değildir. Bu yola siz çabanızIa gelmediniz. Belki gönül niyetiniz etkili olmuş olabilir, ama asıl sırrı 'iyyake na'büdü ve iyyake nestein' motifiyle işleye işleye bu niyetinize karşılık size Ben bu nimeti verdim" buyuruyor.

Onun için insanların, gerçek namazda bulduğu hazzı veyahut bulduğu "sırat-ı mustakim"i tamamen Rabbine rücû ettirmeleri lazım.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Namazda Fâtiha'nın Canlanması

Bütün ayetler ve süreler aslında "Hay" sırrına sahiptir. Onların topluma yansımaları, zaman şeridi içerisinde mutlaka hissedilir. görülür. Ben her zaman misal veririm. Cenab-ı Hak ayetinde temizliği emretmişse, buna uymazsanız o pislik size felaket getirir. İşte o ayet canlanmıştır. Alkolü yasaklamıştır, uymazsanız o size felaket getirir. Çünkü o ayet canlıdır. Herkes sanıyor ki. kitap öyle demiş ben yapmasam da olur. Hayır, o canlıdır yakanı bırakmaz, seni perişan eder.

Fâtiha bütünüyle bir sûre olarak o kadar canlıdır ki, Fâtiha’nın canlı olmadığını sezmek mümkün değildir. Onun için biz çoğu zaman farkında olmayız. Fâtiha okuduğunuz zaman ölü dirilir. "Ölüye Fatiha okuyup da ne olacak?" demeyin. O ölüyü dirilten bir "Hay" sırrına sahiptir. Fatiha'nın "Hay" sırrı ona mutlaka yakîn olur.

Fâtiha'nın asıl canlanması olayı namazdadır. Çünkü Fâtiha okuduğunuz zaman. bütün evrenin esrarını Cenab-ı Hakkın huzurunda arz etmiş oluyorsunuz. Bu esnada "Hamd, alemlerin Rabbine mahsustur" diye başladığınız birinci ayetle birlikte alemlerin her tarafına duyuru yapmış gibisiniz. Artık bütün evren bu ayetin sırrı içerisinde raksını zikrini yapmaya başlar. Bu raks Cenab-ı Hakkın Rahman ve Rahim hikmetiyle yansımaya başladığı zaman, işte o namazda "Sırat-ı Mustakim"e aday olmaya başlarsınız. Neticede Fâtiha tamamlandığı zaman, "Sırat-ı Mustakim"e intikal etmiş olursunuz. "Sırat-ı Mustakim"e intikal etmiş olmanın hikmetleriyle birlikte Fâtiha canlanmış olur. "İyyake na'büdü ve iyyake nestain" i, yani "Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz" i yanlış söylüyorsanız Fâtiha'nın anlılık sırrı içerisinde namazın cereyan kesilir. Onun için Fatiha'nın "Hay" sırrı, namazın içerisinde devamlı surette gezer, dolaşır ve bizi "Sırat-ı Mustakim"e götürmek için ışık ışık gayret sarf eder.

Bu bakımdan namazda okunan Fâtiha, insanı insan yapan, Allah'a takdim eden bir manevi iksirdir. Ama, bütün detaylarıyla Fâtiha hikmetleri içerisinde dikkat ederseniz, ahlâk-ı Muhammedî buradaki sırrı Efendimizin ismiyle Fatiha'nın giriş kelimesinin paralelliğidir.

Allah bütün varlıkları hamde davet ediyor. O halde bu hamdi en iyi kim yapar? Muhammed (a.s.m.) yapar. Hamd ve Muhammed isminin benzerliği dahi Fatiha'nın namazdaki hikmetlerini, bu hamdin sonsuzluğunu, evrenin temel yasalarından biri olduğunu, bu yasa sayesinde arzın hareket ettiğini, bütün evrenleri canlı tuttuğunu ve "Hay" sırrıyla yaşattığını bilmek lazım gelir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Efendimiz'in Namazı Ve Hakiki Namaz

Huşu ve huzû açısından farklı namazlar vardır. Bunu tasnif etmek için İslâmiyetin çeşitli kolları, taklit namaz, hakiki namaz, Miraç namazı diye güzel bir tasnif yapmıştır.

Efendimizin kıldığı namaz ile. ashabın kıldığı namaz ile bizim namazımız bir olmaz. Onun için kendi kıldığımız namazlarımız içinde de bir ölçü koymamız gerekir. Bir gün önce kıldığımız namazla, bir gün sonra kılacağımız namaz veya aynı gün içerisinde ikindi namazında aldığımız huşu ile akşam namazında aldığımız huşu birbirini tutmaz. Onun için namazda Cenab-ı Hakkın huzurunda bulunmanın huşûunu. edebini bilinçli ve dengeli taşıma kafidir.

"Ben Cenab-ı Hakkın huzurundayım, her ne kadar o huzura layık değilsem de bana. Fahr-i Kâinat sayesinde huzura kabul olma hakkı tanınmış. Ben de onun keremine sığınarak, kerim olan Allah sevgilisinin yüzü suyu hürmetine bu huşûu alıyorum" diyerek taklit namazlarının yerini belli etmek gereklidir.

Taklit namazların hakiki namaz olabilmesi için rükû ve secdeyi hissetmek lazım. Fâtiha'yı ve zamm-ı sûreyi okuduktan sonra "Sırat-ı Mustakim"e, Allah'a iyice yaklaştığını hissedip, rükûu ona göre yapmak lazım. İşte rükû ve secdeyi bilinçli olarak yapma tarzına geçtiği zaman bu hakiki namaz olur. O safhaya gelene kadar namaz taklidi olur.

Bizim üzerimize farz olan, beş vakit kılmakla mükellef olduğumuz namaz bu taklit namazdır. Hiçbir zaman, “Ben hakiki namazı kılamadım. artık hiç kılmayayım" diye nefsin oyununa gelmemek lazım. Çünkü bir mü'min azimli olacak. "Ben, Efendimizin istediği gibi namaz kılacağım. Bugün başladım, devam ediyorum ve son nefesime kadar devam edeceğim. Cenab-ı Hak nasip ederse olur, olmazsa taklit namazımla giderim" diyecektir.

Bu nedenle namazın hakiki olması veya taklit olması açısından kulun mükellefiyeti değişmez. Hakiki namazı lütfetmişse, o kul kulluğunu iyi icra ettiği için Cenab-ı Hak veriyor demektir. Yani bir kul Allah'a ne kadar güzel kulluk yaparsa, Allah o namaz sistemi içerisinde onu hakiki namaza o kadar yaklaştırır.

Hz. Ali bir gün yaralanmış. (Eskiden yaralıları tedavi ederken yarası mikrop almasın, kanı dursun diye yarayı dağlarlardı. Dağlamak için yaralıyı tutacak güçlü kuvvetli adamlar meşhurdu. Adamın cüssesine göre daha güçlü olanlar gelir tutarlardı.) Hz. Ali yaralanınca, Ashabtan bir kişi. "Hz. Ali'yi kim tutacak, kim tutacak da yarasını dağlayabileceğiz?" deyince: Efendimiz: "Niçin telaş ediyorsunuz? Şimdi namaza duracak, namazda iken dağlarsınız" der. Hakikaten namaza durunca dağlamışlar ve namaz bozulmadan devam etmiş. Çünkü hakiki namaz kılıyor.

Binaenaleyh Efendimiz, hakiki namazın nasıl olduğunu göstermiştir. Bunun ötesinde bir de Miraç namazı olayı var ki, hakiki namaza geçmeyen bir insanın bunu düşünmesi dahi caiz değildir. Hakiki namazın kendi katları içerisinde, kendi standı içerisinde Miraç namazı yakalanabilir. Yoksa hakiki namaz olmadan taklit namaz safhasında, "Acaba Miraç namazı olur mu?" demek abes olur. Çünkü Miraç namazına geçen bir mü'minin zaman ve mekandan öteleşmesi söz konusudur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Namazın Temel Motifleri

Namaz, Cenab-ı Hakkın huzurunda kulun, hamd niyazını dile getirme tarzıdır. Bunu büyük kavramdaki tarif ile ele alırsak, bu hamdin ne tarz olacağını Cenab-ı Hak bize tanıtmış, Efendimiz de mü'minlere öğretmiştir. Yani evvela, "Sübhaneke" yi okuyup, ardından Fatiha ve zammı-ı süreyi okuduğumuz zaman Cenab-ı Hakka hamdimizi arz ediyoruz. Cenab-ı Hak da bu arz ettiğimiz hamde karşılık, bize fevkalade müthiş bir duygusal yaklaşım sağlıyor. Bu duygusal yaklaşım aslında, bir tarz İlahi cereyanın sezilmesi gibidir. Ondan sonra nimetler başlıyor.

Cenab-ı Hak namazın başlangıcında 'hamd sırrı içerisinde kendisine arzuhal etmemizin karşılığında bize bir rakım manevi hikmetler açıyor. Biz bunun farkında olalım veya olmayalım önemli değildir. Bu bir İlâhi cereyan artımıdır, Allah'ın kuluna lütfettiği bir "Sırat-ı Mustakim" yaklaşımıdır. Cenab-ı Haktan "Sırat-ı Mustakim" talep ettiğimiz zaman bu, "Beni Sana yaklaştır" demektir. Her namazda bu yaklaşım vuku bulmuş diye kabul ediyor. İşte o yaklaşım vuku bulunca Cenab-ı Hakka karşı mükellef olduğumuz hamd niyazını rükû yaparak tekrar etmiş oluyoruz.

"Sübhane Rabbiye'l-azim" dediğimiz zaman, Cenab-ı Hakka karşı hamd niyazımızın bir başka değişimine uğruyoruz. Çünkü Allah, "Sırat-ı Mustakim"i haysiyetli bir şekilde, ihlâsla istediğimiz takdirde, "Tamam kulum, Sırat-ı Mustakim'i verdim sana" diyor. "Sırat-ı Mustakim"e çıkıldığında ayakta durmak olmuyor artık. Bir rükû ile o rükûda fevkalade hikmetli bir zikirle Allah'a biraz daha yaklaşıyoruz. Nedir bu? Yâ Rabbi, Senin yüceliğin akıldan, zihinden ne geçiyorsa hepsinden daha ötelerdedir." Çünkü tesbih etmek, "Sübhanallah" demek ötelerin de ötesinde bir yüceliği dile getirmek demektir.

"Sübhane Rabbiye'l-azim" dediğimiz zaman Cenab-ı Hakka, "Yâ Rabbi, Senin azametin, Senin yüceliğin öyle müthiş akıl almaz bir şeymiş ki, işte şimdi bu azamet karşısında rükû ediyorum" anlamındadır. "Zihinden geçen büyüklükler. birikimler itibariyle büyük kavramların, hatta duygusal olarak azim kavramların hep en ötesindesin, onlardan çok yüce bir öteliktesin."

Bizim Türkçe kavramında, "öte" deyince bu, "sübhan" kelimesiyle, tesbih etmeyi tam temsil etmiyor. Biz ancak bu kelime ile ifade edebiliyoruz. Sübhan demek her şeyin üzerinde bir ötelik demektir. Yani bu, bilimin de üzerine çıkan o kadar ötede bir şey, güzelliğin de ötesinde süper güzel bir şeydir. Onun için, "Sübhane Rabbiye'l-azim" demek, bir kulun Cenab-ı Hakkın azametini gerçeği ile anlaması demektir. "Ben ne anladıysam hepsinden daha yücesin. "

Bu tarz bir yaklaşımın arkasından Cenab-ı Hakkın kula verdiği "Sırat-ı Mustakim" cereyanı, büsbütün şiddetleniyor. Artık kul, o şiddetli cereyan karşısında secdeye gelmek zorunda kalıyor. Secdeye geldiği zaman da bu sefer Allah'ın azametini terennüm eden duygusallığı, Allah’ın güzelliğini seyre dalıyor, onun için de "Sübhane Rabbiye'l-âlâ" diyoruz. Çünkü, "Sübhane Rabbiye'l-azim", Allah'ın kudretini ve o kudretin sonsuzluğunu ifade eden bir zikirdir.

"Sübhane Rabbiye'l-âlâ" ise, Cenab-ı Hakkın güzelliğinin ifadesidir. "Her şeyden daha alâsın, hem yücesin, hem güzelsin. Aklımdaki, şuurumdaki, zihnimdeki, gönlümdeki, duygumdaki bütün güzelliklerden daha ötesin." Çünkü o anda namazda seyrediyor. Bunu dile getirerek "Sırat-ı Mustakim" hattında, Allah caddesinde diriliğini göstermiş oluyor. Secde ile rükûnun hikmetleri bunlardır.

Bundan sonra kalkıp oturduğu zaman veya tekrar ettiği zaman birinci ,rekatta iken kul bir nevi İlâhi hazza doyamamış oluyor. Tekrar o hazzı yaşamak için, yeniden Fatiha'sıyla o caddede secdenin ve rükûun bir daha hazzını almak için ikinci rekatı kılmış oluyor. Namazın asıl temel motifi iki rekattır. Bu iki rekatı tamamladıktan sonra kulun ne yapması lazım? Bu kul buraya nasıl layık oldu da geldi? Bu İlâhi nimete, "Sırat-ı Mustakim"e nasıl lâyık oldu da geldi? Bunu ifade etmesi için de Tahiyyat duası duasını okuyor. Tahiyyat duası da bir zikirdir. Bu hadis-i kudsîyi okuyarak namazın ne olduğunu kendi ağzından Cenab-ı Hakka bir daha teşekkür tarzında ifade etmiş oluyor.

Tahiyyatta, Allah ile Fahr-i Kâinat Efendimiz arasındaki konuşmayı tekrar ediyoruz. Tahiyyat duası odur. "Benim sevgili Peygamberim Sana arz-ı ihtiramda bulundu. senin yüceliğini, akıl almaz güzelliklerini söyledi. Sen de ona, 'Aynı güzellikler sana olsun habibim' dediğin zaman, ‘Salih kulların da burada olsun’ dedi. İşte ben, bu sayede varım Yarabbi diyorsun. Bunun tamamlayıcısı da Efendimize salavat okumaktır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Namazın Maddi Nimetleri

Cenab-ı Hakkın mü'minlere verdiği lütuflarda esrarlı bir yasa vardır. Allah bir şeyi emreder, emrettiği için de yapılması lazımdır. Çünkü kulluğun ilkesi budur. Bir mü'min. Allah'ın kulu olarak Allah'ı sahiplendiğine göre. O ne emretmişse yapar. Sağlığına yarasın. yaramasın; zihnine yarasın, yaramasın; menfaatlerine yarasın, yaramasın; emre uymakla mükelleftir. Fakat Allah. Rahim sırrı ile, verdiği emirle beraber, ayrı bir beşeri ve maddesel nimet verir.

Yani insanın oruç tutmasını Cenab-ı Hak birçok manevi hikmetler nedeniyle emretmiştir. Oruç tuttuğu zaman sağlığı da düzelir, bir anlamda mükafatını peşin olarak öder. Cenab-ı Hak bütün ibadetlerde manevi lûtfunu, maddi yönüyle de zenginleştirmiştir ki, bu. insanların nefislerini ilahi davete kolaylaştırmak içindir.

Namazın öyle beşeri nimetleri vardır ki, sırf bu açıdan namaz kılınsa yeridir. Ama bu; "Namaz kılın, sağlığınızı bulun" demek değildir. Asıl olan, namazda Allah'a yakın olma sırrını kovalamak, yetişip kapmaktır. Çünkü Cenab-ı Hakkın genel tarifesinde. verdiği emri yerine getiren her mü'mine bir nimet de mevcuttur.

Cenab-ı Hak namaz motifinin öyle bir tanzimini lûtfetmiştir ki, insanın bedensel yapısını büyük bir sağlığa kavuşturur. Namaz kılan bir insan. aldığı abdestin. dinlediği ezanın sırrı dahil. mutlaka ve mutlaka sağlığı fark eder. Hem maddi sağlığı, hem morali, hem de bedeni düzgünleşir.

Bir insan her şeyden evvel namazın bu hikmetini çok iyi kavrarsa. nefsinin namazdan alıkoyan pisliklerine karşı direnmiş olur. "Niçin namazın maddi hikmetlerini, insan sağlığına verdiği hikmetleri anlatıyorsun?" gibi bir sorunun cevabım vermek isterim.

Nefis bizi namaza karşı tembelleştirdikçe, "Hele beş dakika sonra kılayım." yahut "Bugün kılmasam da olur" gibi çengeller taktıkça, eğer onun bedenimize neler getirdiğini nefse anlatırsak, o bile bu engelleri takmaz. Aslında namaz gönülle kılınır. Ama. gönül sizi namaza sevk ederken, namazın getirdiği sağlık nimetlerini bilmek. nefsin bu çelmeleri takmasına büyük bir engeldir.

Bu sağlık nimetlerini tepeden uca doğru anlatmak gerekirse, namazın en büyük sağlık nimetlerinden bir tanesi gözedir. Gözün merceği 2. metre diyopteriye göre ayarlanmıştır. Yani göz ancak 2 metrede rahat eder. 2 metreden yakına da baksanız, uzağa da baksanız bu mercek büzülüp gevşemek zorundadır. Bu da onun için devamlı bir hareket tarzı gösterdiğinden, bir yorgunluktur, bir yıpranmadır. Her çalışan organın kendine has bir yıpranma standı vardır. İşte bir insan günde bir saat secdeye bakarak (ki o uzaklık 2 metredir) gözünü dinlendirir. Bu bakımdan küçük yaşından beri namaz kılan insanların gözü daha geç yaşlanır. Gözlüğü daha geç takar.

Namazın bedensel mucizelerinin ikincisi, insanın zihin kartları üzerinedir. Bugün bilgisayardaki, kompüterdeki hafıza kartlarının zaman içerisinde çok çeşitli sebeplerle herkesçe bilinmektedir. Hafızanın zaman içerisinde zayıflaması, unutkanlık şeklinde başlayan hadiseler sonunda, bunamaya kadar götüren bir şeridin temsilcisidir. İnsanların hafıza kartlarının bu yıpranmış tasnifte ciddi olarak sağlık bulabilmesi için zihin kartlarının zindeliğini muhafaza etmesi lazım.

Bunun için son on yıldır Batıda yapılan çalışmalarda, insanların belli bir yaştan sonra bilmedikleri lisandan bir metni günde en az yirmi defa, otuz defa tekrar etmeleri tavsiye edilmektedir. "Eğer zihin kartlarının birbirine karışmasını, hafıza kaybından bunamaya kadar giden rahatsızlıklara düşmeyi istemiyorsanız, hafıza kartlarını canlandırın, bir nevi egzersiz yaptırın" denmektedir. En iyi sporcu dahi nasıl egzersize muhtaçsa, insanlar da zihin kartlarının canlı ve sağlıklı kalması için bilmediği bir lisandan yarım sayfalık bir metni günde yirmi-otuz defa okumaya muhtaçtır.

Namaza dikkat ederseniz, özellikle Arapça bilmeyenler, sırf okuduğu metinler, yani âyetler ve süreler dolayısıyla beyin cimnastiği yapmaktadırlar. Namazın mânevi hikmetlerinden önce bunları anlatmaktaki kastım. Cenab-ı Hakkın hilkate uygun ne denli bir ibadeti lütfettiğidir. Çünkü bu kartların yıpranacağı, zaman içerisinde teker teker hafızadan silinme tehlikesinde olduğu Cenab-ı Hakkın Levh-i Mahfuzunda biliniyor. Namazda lütfettiği bu şekillerle bir anlamda bu yıpranmayı kaldırıyor demektir.

İnsanların pek çoğu hafıza kaybından, unutkanlıktan muzdariptir. Ama, namaz kılan yaşlılara bakın. Onların hatırlaması daha kolaydır. bunaması ise imkansızdır. Hele abdestteki hikmetlerle birlikte mütalaa ederseniz; namaz gözden başlayıp. hafıza kartlarını tazeleyen bir hüviyete sahiptir.

Namazın en önemli hikmetlerinden bir tanesi de, kalp eksenleri üzerine verdiği harika bir dinlenimdir. Devamlı oturarak olsun, şekil değişiklikleriyle, giderken gelirken olsun, kalbin bir elektro-manyetik ekseni vardır. Çalışıp elektro-manyetik enerji üreten her organda kendiliğinden bir manyetik alan doğar.

İnsan organları içerisinde bu tarz çalıştığı için manyetik alan doğuran en büyük organ kalptir. Bir insan kolunu belki günde elli defa kaldırır. ama kalbimiz bir dakikada altmış defa kasılıp gevşeyen bir kastır. Bu kasın doğurduğu elektro-manyetik alan fevkalade büyük bir güce sahiptir. Tabii o güç nihayet bir canlı organın yaratabileceği manyetik alan nisbetindedir. ama, bütün diğer biyolojik manyetik alanlara göre daha güçlüdür. Bu biyolojik manyetik alanda. kalbin duruşuyla. bu manyetik alanın arasında bir eksen sorunu doğar. Yani bu manyetik alan devamlı surette üç yüzeyde; eğik, düz ve yatık sahifede oluşuna göre, kalbin manyetik eksenleriyle. duruşu arasında bir ahenk olması gerekir. Bu ahengi biz hareketimizle bozmak zorundayız. Yani o eksenler belli bir açıdadır. İşte namaz bu elektro-manyetik alanı en güzel düzene getiren ibadet şeklidir.

Kalbin bu elektro-manyetik dengesi, insan hayatı. özellikle kalpteki birtakım sağlık sorunları için fevkalade önemli bir şeydir. Tıp, bu konuda bütün ayrıntılı bilgileri aktarmamışsa da, kalbin fızyo-biyolojisinde büyük önem taşır. İşte namaz. hem ayakta dururken. hem de otururken belli bir denge sağlar. Rükû ve secdedeki bu denge, bir nevi rahatsızlıkları arıtmış olur.

İlâhi emirlerin pek çok insanın fark edemediği fevkalade ilginç bir tarafı vardır. Bir ilâhi emir verilmişse, bu onun bütün detaylarında geçerlidir. Biliyoruz ki, namaz için Kur’an emir veriyor: "Namaz aşırılılıklardan korur. Biz bunu, özellikle, "Hayattaki bir takım lüzumsuzluklarımızı engeller" diye telakki ediyoruz. Bir anlamda, "Öğle namazı kılan bir insanın ikindi namazına kadar olan vakit içerisinde kötülük yapmaya fırsatı yoktur" gibi yorumlamışızdır. Halbuki ben bunu incelediğim zaman bir şeyin farkına vardım. Bu kaide sağlık için de geçerlidir.

"Namaz aşırılıklardan korur" sırrı içerisinde beyindeki tahribatın yaşlanmanın namazla korunduğu; kalbin elektro-manyetik sistemiyle ekseni arasındaki münasebetlerdeki aşırılıkların da namazla korunduğu inkar edilemez bir gerçektir. Âyetin hükmü her detay için geçerlidir. İlâhi hikmetlerin böyle bir sırrı vardır. Ben bunu müteaddit defalar çok zahiri olan ayetlerde bile mütalaa etmişimdir. Tamamen günlük hayatımıza ait verilen emirlerde dahi fevkalade ince manevi hikmetleri de kapsayan çizgiler vardır.

Namazın şüphesiz ki, en büyük hikmetlerinden bir tanesi de, omurga üzerine icra ettiği akıl almaz sağlık nimetidir. Bir insanın en çabuk yorulan ve en çok yaşlılıkta dert olan omurgasının sağlığı, namazla sıkı sıkı irtibatlıdır. Hatta çeşitli mecmualarda bu konu ile ilgili yazılar yazılmış, detaylar anlatılmıştır. Bundan on sene kadar evvel bir Fransız jimnastikçi, omurga için en ideal cimnastiği tarif ederken aynen namazı tarif ediyordu. Bunu zaten çok fazla detaylı anlatmaya gerek yok. Herkes çok iyi bilir ki, namaz kılışta omurgaya ilişkin süper bir dengeleme, yanlışları giderme hadisesi söz konusudur.

Namaz, omurganın bütün aşırılıklardan yıpranmış halini telafi eder. Yani namaz, tesbih çekerken parmaklara ait nimetlerinden tutun da, omurgaya kadar o harika sistem içerisinde bir insanın namaz kılmaya başladığı andan ölene kadar sağladığı bedensel hikmetleri ve nimetleri zikretmekle bitmez. Hatta insanın namazın bedenine verdiği bu sağlıklar dolayısıyla bir de şükür namazı kılması lazımdır. Bu kadar önemli bir hadisedir. Ama, bizim namazda seyrettiğimiz hadise şüphesiz ki, bu bedensel nimetleri değildir. Namazın insana insanlığını anlatan, bizi ahlâk-ı Muhammedîye yaklaştıran sırlarıdır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Efendimiz'e Benzemenin Tarzı Namaz

Namaz o kadar muhteşem bir İlâhi hikmettir ki, bunun genel kavramına iyice sıcak yaklaşmadıkça, sıradan bir ibadet gibi telakki ettikçe, namaz kılmasını beceremeyiz. Namazlarımızdaki aksamaların, namazlarımızdaki arzu edilen noktalara varamayışların temel sebepleri, namazın o mücessem, muazzam hikmetini fark etmemekte ısrar edişimizdir. Namaz ibadetinin nasıl verildiği İslamiyette çok önemlidir. Bunun iki büyük önemi vardır.

Birincisi; Cenab-ı Hakkın namaz ibadetini Resulullaha, ilk ayetin geldiği gün emretmesidir. Ondan dolayıdır ki, pazartesi günü Efendimiz, yayılımına ilişkin yeryüzüne yansımasıyla, o gün aynı anda namaz başlamış, Hz. Hatice ile birlikte ilk namazını kılmış ve ta ki Miraçta bütün mü'minlere farz olan ikinci bir emir gelene kadar eksiksiz devam etmiştir. Demek ki namazın özünde Kur'an ile senkron var. Kur'an gelmiş, namaz gelmiş. Bu, çok önemli bir şey.

"İkra" (oku) kelimesinin içerisinde namaz da vardır. O oku kelimesinin sırrı içerisinde "Sen evrenleri oku, bütün bilinmeyenleri oku, bütün bilinmeyenleri anlat" sırrı vardır ki, bu sırrın içerisinde namaz da vardır. Namazın, İslâmiyetin bu kadar yerleşik mihveri olma özelliğinden sarf-ı nazar ederek onu sadece İslâmiyetin beş şartından biri olarak görmek gaflettir. Namaz; İslâmiyetin de, ahlâk-ı Muhammedinin de mihveridir. Ahlak-ı Muhammedi dediğimiz zaman bir huy, bir görünüş, bir yaşayış biçimi tanımamız akla geliyorsa bunun mihveri de namazdır.

Fahr-i Kâinat Efendimizin en büyük özelliği, namazında Allah'a yakînlikte getirdiklerini ümmetine aktarmasıdır. Bu bakımdan namaz fevkalade önemlidir. Namazın özellikle de Miraçta veriliş şekli önemlidir. Bunu belki biliyoruz ama, görmezlikten geliyoruz. Efendimiz Miraçta, Cenab-ı Hak, "Ne istersin habibim" dediği zaman, "Salih kullarını da buraya, yani huzuruna getir" diyor. Onun üzerine de Cenab-ı Hak, "Öyleyse namaz kılsınlar" buyuruyor. İnceliğe bakınız. Efendimiz bütün mü'minleri Allah'a takdim etmek, Allah'ın sıcak iklimine, muhteşem hikmetlerine götürmek için ricada bulunuyor. Cenab-ı Hak da buna mukabil olarak namazı emrediyor.

Bu bize gösteriyor ki, ahlak-ı Muhammedinin en büyük sırlarından biri olan Miraç keyfiyetini dahi Efendimiz, mü'minlere infak etmek istiyor. Bu infakın sırı namazla cereyan ediyor. Resulallah Efendimiz bütün mü'minlere demek istiyor ki: "Ey mü'minler! Siz bana benzemek istemiyor musunuz? Benim sırrımın en önemli noktalarından birisi, huzur-u İlahide, Kâb-ı Kavseyn sırrı içerisinde Cenab-ı Hakkın bütün güzelliklerini, ihtişamını seyretmek değil midir? İşte Cenab-ı Hak bunu size namaz şeklinde döndürüyor" Binaenaleyh namaz, özünde tamamıyla ahlâk-ı Muhammedînin temelidir.

Pek çok mü'min, Efendimizin bir sünnetini yerine getirmek için, kabiliyeti nisbetinde gayret sarf eder. Bir sakal bırakmak da sünnet niyetiyle yapıldığı zaman yadırganmamalı. Ama, unutmamak gerekir ki, ahlâk-ı Muhammesinin temelinde namaz sırrı yatmaktadır.

Namaz kılmak emr-i Kur'anîdir. Bu emir, "Miraç namazı. kılın" şeklinde değildir. Yani bir mü'min çok yücelmiş. Allah'a yakîn olmuş bir namazı kılmakla zorunlu kılınmamıştır. Çünkü bu çok zor bir şeydir. Cenab-ı Hak böyle bir mükellefıyet yükletseydi, hiçbirimiz namaz kılamazdık. Ama, taklit de olsa merdiven merdiven çıkarak Miracın bir anlamı merdivendir) "Bana yaklaşın" diyor.

Yine Yüce Kitabımızda başka bir olayın tanıtımı sırasında, Allah, "Beni görmüşçesine, hûşû bulana kadar namaz kılmadıkça onların günahlarını affetmem" diye Samirînin tuzağına düşen Yahudiler için emir veriyor. Demek ki insanlar namazın bu merdivenlerini aşarak Allah'a yakîn olma sırrını kavramadıkça, yaptıkları hataları bu dünyada bırakarak gidemezler. Onun vebalini ahirete bırakmak ise çok zordur. Namaz bir anlamda burada yaptığımız hataların tümünü eriten bir esrardır. Binaenaleyh namazı ne kadar anlatsak, ne kadar sıcak kucaklasak azdır.

Ben bir insanın Müslümanlıkla irtibatında temel eksen olarak namazı kabul ederim. Pek çok dostum beni memnun edecek şekilde imana yaklaşımlarını aktardıklarında, onlara ilk sorduğum soru, "Namaz kılıyor musun?" olur. Çünkü eğer namaz kılmıyorsa nefsiyle oynaşıyor demektir. Oynaşsın, dursun. Bugün yaklaşır, yarın uzaklaşır, ama namaz kılıyorsa İslâmın eksenine elini uzatmış demektir. Bu, çok önemli bir şeydir.

Namazı sıradan bir ibadet, kulluk görevi, din emri olarak sınırlandıramayız. İnsan olmanın vasfı, Efendimize benzemenin tarzıdır namaz.

"Namaz kılıyorum. ama bir şeye benzemiyor" veya "Allah'a layık namaz icra edemiyorum" diye namazdan sarf-ı nazar edemeyiz. En cılız şekilde kılsak dahi, "Böyle cılız namaz kılınır mı?" demeyeceğiz. Zira her rekat namaz bir sonraki namazın anahtarıdır. Her kılınan namaz ileride kılınacak namazları büyüten, güzelleştiren bir hikmettir. Ne kadar cılız olursa olsun namaza eksiksiz devam etmeliyiz.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ezan-ı Muhammedîdeki Muhteşem Sır

Ezana Cenab-ı Hakkın verdiği rağbeti bizim kelimelerle anlatmamız zayıf düşer. Ehemmiyeti fevkalade üst seviyededir. Ezan, Medine'de Mescid-i Nebevinin yapılmasından hemen sonra kurumlaşmış, kesinleşmiş bir namaza davet hadisesidir. Ezanın bulunup da böyle adet haline geliş şekli klasik kitaplarımızda, Ashabın rüyalarında gördüğü şeklinde anlatılmıştır. Ezanın esası, mana ilimlerinden hadis-i kudsidir, yani Efendimize gönderilmiş İlahi bir emirdir. Niçin Efendimiz beyan etmemiştir de Ashaba rüyalarında mesaj şeklinde vermiştir? Bunun hikmeti de Efendimizin akıl almaz tevazuudur. Sure-i İnşirah'ta, "Senin ismini kendi ismimle yücelttim" anlamına gelen ayet-i kerimeyi Efendimiz, o kulluk tevazuu ile kendi ağzından beyan etmek istememiştir.

Ezanın varlığı Cenab-ı Hakkın hikmetleri içerisinde, arzın hayatına müsaade etme tarzıdır. Asr-ı Saadette Efendimiz Medine'ye gelip de İslam Devletini kurduktan sonra Allah (c.c.) diyor ki: Bundan sonra insanoğlunun varlığına ancak ezanla müsaade ederim.

Şu gün yeryüzünde inanan inanmayan kim varsa, ezanın dalga dalga semaya yayılması sayesinde vardır. Onların hayattaki müşkülleri aşmaları, havadaki soluğu almaları ezan-ı Muhammedi sayesindedir.

İnsanoğlu coğrafyayı iyi öğrendikten sonra fark etti ki, ezan her dakika okunuyor. 24 saat içinde, arzın yuvarlaklığı dolayısıyla ve her ülkede de mü'minlerin yaygın bir şekilde bulunması dolayısıyla, ta Japonya'da başlayan o saat takvimi içerisinde mütalaa ederseniz; tekrar oraya dönene kadar her dakika arzın bir yerinde ezan okunur. Yani Allah kendisinin ve Resulünün varlığını ilan eder.

Bu, bir tarz kelime-i tevhid, bir tarz kelime-i şehadeti kapsayan çok önemli bir hikmettir. Namaza davet etmek, kurtuluşa davet etmekle tamamlanıyor. Yani Ezan-ı Muhammedi. "Ey insanoğlu işte ben Allah'ım ve işte benim Resulüm. Siz ancak bu gerçeği anlarsanız felâh bulursunuz, dünyanın sıkıntılarından, kasvetinden, mel'anetinden kurtulursunuz" anlamındadır.

Şehirlere baktığınız zaman bir hava kirliliği olduğu gibi, bütün şehirlerin, yerleşim bölgelerinin üzerinde de manevi bir kasvet bulutu vardır. İnsanların günahlarından, insanların Allah'a ve Resulüne karşı saygısızlıklanndan teşekkül eden, ama gözle görülmeyen bir kasvet bulutu vardır ki, bu o kentin, o yerleşim bölgesinin insanını adeta boğar. Allah'a yaklaşmasını engeller. Bu mana kirinin giderilebildiği tek an ezan-ı Muhammedinin okunduğu andır. Onun için mana âleminin bir tepesine çıkıp baktığınız an, o yerleşim bölgesinin üzerindeki o manevi kirlilik bir anda dağılır ve kent görünür. Çünkü o sırada ezan okunuyordur. Ezana sahip çıkmak onun için bu kadar önemli bir olaydır.

Saltanat-ı İlahinin atmosfere nakli ile de hadise bitmiyor. Arzın atmosferinde ses dalgalarının kaybolmadığını çok iyi biliyoruz. O ezan okunduktan sonra, o ezanın ses dalgalan evrenin bütün katlarında çın çın çınlar. Bütün melekleri raks haline getirir ve melekler o ezanın sırrı içerisinde, Cenab-ı Hakka karşı mükellef oldukları niyazlarım, zikirlerini canlandırırlar.

Yani bir yerde bir ezan okunduğu zaman meleklere yeni bir canlılık gelir, yeni bir cereyan gelir. Onun için ezan çok muhteşem bir hadisedir.

Hamdı-ü senalar olsun ki, memleketimizde ezana verilen ehemmiyet, ezana gösterilen saygı, hakikaten Allah'ın lûtfunun, kereminin neden bir türlü memleketimizin üzerinden eksik olmadığının en büyük delilidir. Örneğin, İstanbul'da üç bini geçen camide ezanın okunması, Allah'ın bu milleti kesinlikle bırakmayacağının ve gelecekte hiçbir şerrin bu millete ilişemeyeceğinin büyük bir işaretidir.

Ezanın okunması o yerin Muhammedi yurdu olduğunu gösterir ki, Allah zaten bu yurdu kabul ediyor, başka yurt kabul etmiyor. İnsanlar kendilerini boşuna aldatıyor. Allah dünyaya rahmet etmek istedikçe ezanın okunmasına müsaade ediyor demektir. Rahmetini çekeceği zaman ezanını çeker. Bu o kadar önemli bir şeydir.

Ezanın detayları da çok ince bir hikmettir. Biliyorsunuz, Armstrong, Aya çıktığında Ayda ezan işittiğini beyan etmişti. Sonra, kendisi değil de sekreterleri, "Yok öyle bir şey, bunu Mısırlılar uydurdu" şeklinde tekzip ettiler. Ben Amerika'daki dostlarım vasıtasıyla bu konuyu araştırdım.

Armstrong'u kimseyle görüştürmüyorlar. Yasaklanmış vaziyette. "Sinirleri rahatsız, hasta" diyorlar. Çıksın, "Hayır, yok böyle bir şey" desin. Ama, haysiyetli adam, bunu yapmıyor. Armstrong'un Aya çıkışının televizyondan naklen yayınlanması sırasında ben mürşidimle beraber izliyordum.

Mürşidim olağan ötesi şeyleri hiç konuşmazdı, ama o an bana hiç yapmadığı şekilde tam Armstrong ayağını Aya basarken, "Nurbaki işitiyor musun? Ezan okunuyor" de,.. di. Ben şaşırdım, hakikaten duymamıştım. Duymayışımın şaşkınlığını nasıl ifade ettim bilmiyorum, ama demek ki kendisi duymuştu. Bana da duymak gerekmez. O güzelliğin herkes tarafından alınması nasip değildir. Zira mana ilmi, evrenin özelliklerinden, çok çok derin katlarından bir sır sezip yakalayabilmektir.

Ben bu hadiseyi çok iyi bildiğimden sekiz yıl sonra Armstrong'un Mısır gezisi sırasında ezanı duyunca, "Ben bu sesi daha önce Ayda işittim" demesi benim için bir sürpriz olmadı. Ama, başkaları için gerçekten sürprizdi. Ben bu. olayın canlı şahidiyim. Oradaki inceliği, oradaki güzelliği Cenab-ı Hak yine de kaybettirmedi.

Nitekim Armstrong'un sekreterinin tekzibinden bir süre geçtikten sonra NASA'da görevli Suriyeli bir bilim adamı kara kutu gibi bant kayıtlarını buldu ve Ayda ezan işittiklerini yayınladı. Peki, onun ayak bastığı bir sırada Ayda ezan işitilmesinin hikmeti nedir? Ayda ezan işitildiği gibi evrenin başka bir yerinde de işitilir, ama Aydaki o ezanın Armstrong'a kadar yansıyan maddesel raksı nedir? Her okunan Kur'an'ın, her okunan ezanın, evrenin bütün sonsuzluklarına yayıldığının hususiyeti nedir?

Ay üzerinde Efendimizin çok özel bir tasarrufu vardır. Bunlardan birincisi "Şakkü'l-Kamer sırrı" dolayısıyla, ikincisi ise İlahi hikmetlerin Güneşe, Efendimizin sırının Aya benzetilmesidir. Bu, mana aleminin çok önemli bir hikmetidir. Bu iki sır bir araya geldiği zaman Ayda ezan okunmuştur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Adestin motifleri ve Ahlâk-ı Muhammedî

Abdesti çok iyi tanımamız gerekiyor. Abdest almanın bize neler getirdiğini, daha Allah'ın huzuruna çıkmadan nasıl akıl almaz meziyetlerle donattığını fark etmek önemli bir sırdır. Allah namaza ne kadar önem vermiş ki, bize abdest almayı öğreterek bizi yeniden diriltmeyi gösteriyor. Çünkü abdest almak demek, yeniden dirilme demektir. Yani bir insan, hayatının içerisinde etrafından gelen fiziki etkiler, zihnindeki uyuşukluklar, nefsinin meskeneti dahil böyle bir motif içerisindeyken Cenab-ı Hak abdest dediğimiz sır içerisinde insanı yeniden diriltiyor. Ve yeni bir dirilikle huzur-u İlâhiye geliniyor. Şuurumuzun, bilincimizin, düşüncemizin hiçbir eksik tarafı kalmasın ki, biz o şartla Allah'a hamd etmeye gideceğiz. Onun için abdest almanın motiflerini çok iyi anlamak lazım.

Abdest almanın hususiyetleri içerisinde, Cenab-ı Hakkın tanımıyla çok enteresan bir tanım vardır. "Abdest alın, elinizi, yüzünüzü, burnunuzu, ağzınızı, kollarınızı dirseklere kadar ayaklarınızı bileklere kadar yıkayın ki. size verdiğim nimetleri tamamlamış olasınız" diyor. Cenab-ı Hak ayetiyle. insana verdiği beşeri nimetlerden birisi olan sağlığın korunması için abdest alma motivasyonunu şart koşuyor. İşte bu nimetleri tamamlayabilmek için. yani bir insanın evvela huzur-u ilahiye çıkmasına engel olabilecek bütün yanlışlardan kurtulması için Cenab-ı Hak. bir abdest alma sistemi getirmiştir.

Bu abdest alma sistemi içerisinde insan sağlığı için fevkalade önemli bir hadise elektronları atmaktır. Çünkü yaşadığımız arz gezegeni üzerinde elektronlarla muhatabız. Gerek rüzgarlarla havadan gelen elektronlar. gerek plastik giyim ve oturumlar ve gerekse cihazlar bize müthiş elektron verir. Bu elektronlar insan vücudunu kafi derecede yıpratır. beşeri gücümüzü en alt düzeye getirir. İşte abdest aldığımız zaman bu elektronları tümüyle atmış oluruz. Bana çeşitli yerlerde. "Abdest almanın gayesi bu elektronları atmak mıdır?" diye sordular. Cenab-ı Hak emretmiş. temizlik hedefi başta olmak üzere. bir hedefi daha vardır. Bunun cevabını Kur'an veriyor. "Abdest alacak suyu bulamadığınız zaman teyemmüm edin" diyor. Teyemmüm. biliyorsunuz. toprakla yapılır. Peki abdestin asıl hedefi temizlik olsaydı. niçin toprağa elimiz vurulsun da kollarımız. yüzümüz tekrar o toprakla muamele görsün? Cenab-ı Hak. "Su bulamadığınız zaman elinizle ima ile alın" derdi.

Halbuki su ile toprak, insan vücudunda elektronları boşaltan temel unsurlardır. Yani Cenab-ı Hak, abdestin bir hikmetinin de bu elektronların boşalması olduğunu bize göstermek için teyemmümü emretmiştir ve tarzı da tamamen bunu boşaltmaktır. Dolayısıyla o elektronları boşaltmakla vücutta neler olabilir dediğimiz zaman; bütün o sinir gerginlikleri, zihindeki meskenetler, evhamlar, endişeler tamamen gider. Tertemiz bir zihinle huzur-u İlahiye varabilmek için bu elektronların defedilmesi lazım ki, bu bir gerginlik motivasyonu yapmasın.

Abdestin diğer en büyük hadisesi insanın derisinin yaşlanmasını geciktirmesidir. Çünkü elektronlar deriyi devamlı surette gergin bırakarak kırışıklıkların teşekkülünde önemli rol oynar.

Nur yüzlü ninelerimiz dediğimiz, devamlı abdest alan insanların devamlı taze kalmalarının sebebi abdest alışkanlıklarıdır. O nur ayrı bir hadisedir. Onlar maddesel olarak nur yüzlüdürler. Çünkü derileri kırışmamıştır, derileri çarpılmamıştır. Abdest almadan dolayı Cenab-ı Hakkın verdiği o İlahi güzelliği. ölene kadar muhafaza eder.

Abdest almanın bir diğer önemli hikmeti de, vücudun hem dolaşım sistemini, hem de koruma sistemini harekete geçirmesidir. Bütün vücudun en ücra hücrelerine kadar çok ince, saç kılından daha ince damarlar. kan götürmek veya kirlenmiş kanı geri alabilmek. kırmızı kan dolaşım sistemi içerisinde mikroplara karşı savunmak, çeşitli tehlikelere karşı korunmak beyaz kan (lenf kan) dediğimiz kan dolaşımı sistemini gerçekleştirmektedir. Her ikisinin de kan damarları, vücudun uç kısımlarına gittikçe incelir. Hatta lenf dediğimiz beyaz kan damarları ki; vücudumuzu kanser dahil tüm mikroplardan koruyan o sistemin damarları daha da incedir. Kırmızı kan damarlarına göre 20 kat daha incedir. Bu damarlar, insanların normal yaşayış normu içerisinde. özellikle de yanlış yaşamaları dolayısıyla tıkanmalara kolayca uğrayabilir. Bu tıkanmalar büyük problemler çıkarır. Hem dolaşım. hem de savunma bakımından bunları önlemenin tek çaresi ise vücudun su ile ısı değişikliğine uğramasıdır. Eğer bir bölgede bir ısı değişikliği yaparsanız damarlar açılır kapanır. Böylece tıkama temayülünde olan, yahut orada birtakım besin artıklarının temayülü olan o zerrecikleri, vücut abdest almanın sağladığı ısı değişikliği ile, hem de elektron uzaklaştırılmasıyla daha sağlıklı ve daha canlı olmasını temin eder. Bunun en önemli örneği beyin damarları üzerindedir.

Dikkat ederseniz abdestin alınış şekli de beyin damarları üzerindeki bu dolaşımı adeta canlı olarak gösterir. Burnunuzu yıkamanız, boynunuzun kenarlarına, tepenize mesh vermeniz, ısı değişimi vasıtasıyla kan dolaşımını hızlandırmaktadır. Bundan dolayı da küçük yaşından beri namaza alışmış bir mü'min bunamaz, çünkü beyin damarları sertleşmez. Abdest bizim için çok güzel bir nimettir. İnsanın zihnindeki çürüklüklerin, içerisindeki vesveselerin gitmesi, dolaşımın sağlıklaşması için vücudun elektronlardan kurtulması şarttır. Bu ise ancak abdestle olur.

Beyin ne kadar beslenirse, hafıza kartları da o kadar dayanıklı olur. Beyni yanlış beslemenin beyin damarlarının Kur'an'ın men ettiği envai çeşit taşkınlıklarla yıpratmanın başında alkol ve imansızlık gelir. Çünkü imansızlık, damarlarda spazma, büzüşmeye, hırsa, güvensizliğe sebep olur. Bütün bunları ortaya koyarsanız, bir anlamda hafıza kartlarının zindeliği, hafıza kartlarının varlığını koruyabilmesi, hem imana, hem de abdeste bağlıdır.

Gusül abdesti, normal abdeste nazaran daha farklı, daha geniş bir hadisedir. Onda da yine elektronların atılması, damarların hızlı dolaşımı bir numaradır. Ama, gusül abdestinde bir hususiyet vardır. Gusül abdesti daha çok cinsel ilgilerle zorunlu olarak başvurulan bir yıkanma şeklidir. Bu yıkanma şeklinin detayında normal abdeste nazaran iki 'şey dikkatimizi çekiyor: Suyu burundan genize çekmek, gargara yapmak…

"Acaba bunun hikmeti nedir?" diye bir soru hatıra gelebilir. Çünkü bu hikmeti anlayamayan insanlar, "Biz yıkanıyoruz efendim. ne lüzum var gusül abdestine?" derler. İnanmayanların temizliği öğrenmesi 60 sene oldu. Zannediyorlar ki, temizliği kendileri keşfetti, kafalarını hep buraya ışınlıyorlar. Halbuki bugün yapılan tetkikler. insanın bu cinsel etkilenmesi sırasında en çok yorulan organının hipofiz salgı bezi olduğunu doğrulamıştır. Çünkü insan organizmasının faaliyetleri ortaya koyabilmesi için, faaliyetlerin hipofiz salgı bezinin icraatından geçmesi şarttır. Her organda olduğu gibi faaliyetin şiddetli cereyan ettiği hipofiz salgı bezi de kendiliğinden yorgunluk geçirir.

Diğer organları, diyelim insanın ayağı yoruldu, bir yere koyar dinlendirir. kolu yoruldu bir tarafa dayar. Ama, hipofiz salgı bezi insan kafasının tam orta merkezindedir. Buraya ne ulaşmanız, ne de bunu dinlendirmeniz mümkündür. Bütün vücudun çalışan sistemini koruduğu için zaten bir saniye dinlenemez. Peki biz buna, cinsel bir ilgiden sonra yorulan hipofiz salgı bezine nasıl yardımcı olabiliriz? Düşün, düşün, bulamazsın. ama Cenab-ı Hak bulmuş.

Hipofiz salgı bezinin damarları, tam genzimizin arka bölgesinden geçer. Genzin arka bölgesinden geçen damarlar üzerine yapacağımız gargara ve burnumuza şeriatın tarif ettiği şekilde derinlemesine su çekmekle hipofizdeki damarlara masaj yapmış oluruz. Bu, müthiş bir olaydır. Yani bütün alimleri bir araya gelirseniz de, "Hipofize bir selam söyleyin, bunu nasıl yaparsınız?" deseniz bulamazlar. Ama, Cenab-ı Hak, bunu insanlara bildirmiştir. İşte bu da bize insanoğlunun aklıyla varamayacağı bir sistem içerisinde abdest almanın kula müthiş bir nimet olduğunu gösterir.

İslamiyeti tanımak, İslamiyeti anlamak, Kur'an'a hayran olmak için abdestin hususiyetlerini bilmek yeter. Abdestin böyle müthiş hususiyetlerini bilerek Kur'an'a hayran olmamak için ancak nasipsiz olmak, "mağdubin" olmak lazım. Çünkü göz göre göre kullan iyi yaşamaya çeken böylesine müthiş esrarlı bir dine karşı, değil inançsızlık, onun peşinde koşmamak, onun mücahidi olmamak hakikaten nasipsizliktir.

"İnsanları seviyoruz" dendiği zaman, ben bir soru sormak isterim. "İnsanları sevmekten kastımız ne?" Eğer insanları kendi başına bırakıp da, "İsteyen Cehenneme gitsin, isteyen hayatının sonunda zarurete düşsün" gibi bir yanlışı, insanları hoş görmek, insanları sevmek sanıyorsak yanlıştır. Kesin olarak söylüyorum; insanları seviyorsanız, onlara abdest almasını öğretiniz, onların beyinlerinin yaşamasını, sağlıklı olmasını sağlayınız. İnsanları seviyorsanız, insanlara namaz kılmasını öğretiniz. İnsanlık sevgisi budur. Yoksa onun dışında söylenen lafların hepsi kendi kendini aldatmak, kendi kendini kahretmekten ileriye gitmez.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Namazın Ahlâk-ı Muhammedîyle Özdeşleşme Sırrı

Namaz, kulun Cenab-ı Hakka karşı yapabileceği en ideal ibadettir. Çünkü namaz hamd sırrı içerisinde yoğrulmuştur. Namazın özü kulun, Allah'a, Allah'ın istediği biçimde hamd etmesidir. Efendimizin emsalsiz ismi Muhammed, en güzel hamd eden anlamındadır. O halde namaz zaten Efendimizin ismiyle özdeşleşmiştir. Takdir-i İlahide Efendimizin vazgeçilmez bir simgesi olmuştur.

Namazı mutlaka ahlâk-ı Muhammedi içerisinde tanımamız lazım gelir. Allah tarafından çok sevilen, onun sevdasını simgeleyen özelliklerin başında hamd niyazı gelir. Çünkü Efendimiz, Allah'a en iyi hamd eden, Onu en iyi tanıyandır. İşte bu hamd niyazının sembolü olan namazın da özü, Efendimizin sırrındadır.

Ezan ve abdest, namazın değişmez çizgileridir. Birbirinden muhteşem hikmetler taşır. Namaza hazırlığın, Cenab-ı Hak tarafından bizi nasıl nimetlendirdiğini anlayabilmemiz için, abdesti iyi öğrenmemiz lazım.

Namaz bir angarya, bir mecburiyet, bir askeri talim değildir. Namaz çok müthiş bir olaydır. Fahr-i Kâinat Efendimizin bir hadis-i şeritlerinden naklen:

Bir ashab, sohbete biraz geç kalır. Efendimiz, "Neredeydin?" diye sorar. "Namaz kılıyordum ya Resulallah" deyince; "Yani Allah'la konuşuyordum desene" der. Namaz bu kadar müthiş. bir olaydır. Onun için namazı her ne kadar kulluk ve hayat yanlışlıklan içinde gereği gibi kılmasak dahi müthiş bir ziyafetin, en azından en cılız taklidini yapmış olmamız bile çok önemli bir kulluk vecibesidir.

Namaz kılmadan kulluk mümkün değildir. Cenab-ı Hakkın Süre-i Rahman'da, "Haleka'l-insane allemehü'lbeyan" buyurmasının hikmeti; "Biz insanı yarattık ki, bize beyanda bulunsundur. İşte bu hamd beyanıdır, dolayısıyla namazdır. Binaenaleyh kulun bütün varlıklar içerisinde seçkin bir mevkiye gelebilmesi, ahsen-i takvim sırrı taşıyabilmesi için hiç şaşmayan kaide namazdır. Yani bir insan namaz kılmıyorsa büyük bir mahrumiyettir. Namaz hikmetinden mahrum olmak aslında, "mağdubin"in, nasipsizliğin bir belirtisidir. Namazı, çok bir büyük sevincin, sıcak bir sevginin ihsanı için Cenab-ı Hakkın lütfettiği bir vesile olarak ve büyük bir nimet olarak görmek lazımdır.

"Sırat-ı mustakim" hikmeti içerisinde Cenab-ı Hakkın nimetlendirdiği insanlar, nimete uğramışlar namaz kılanlardır. Yani, "sırat-ı mustakim"e geçmek, namaz kılmadan mümkün değildir. Onun için namaz, tasavvur edemeyeceğiniz kadar önemli ve ahlak-ı Muhammedinin özünde, evrenin en seçkin mahlûku, "ahsen-i takvim"den yaratılmış, Cenab-ı Hakka muhatap olacak insanın bir numaralı vasfıdır. Dolayısıyla bu vasıf, ancak ve ancak Efendimizden gelir.

Çünkü Efendimiz, kâinatın bir numaralı varlığıdır. Namaz içindeki Fatiha'yı kavradığımız zaman namazın gerçekten müthiş bir olay olduğunu daha iyi anlayacağız.

Namazın tanımları arasında şöyle bir yorum yapmak rahatlıkla mümkündür. Namaz; Fatiha'nın canlanması, uygulanmasıdır. Fatiha'nın her cümlesi, her kelimesi namaza motivize olmuştur. Biz Fatiha'yı ne kadar okusak anlayamayız, ancak namaz kılarsak anlarız. Fatiha içinde söylediklerimiz, hem Kur'an hükümleri olarak, hem de mana bilimlerinin temel kaidesi olarak, evrenin temel sırrıdır, anahtarıdır. Yani evrendeki bütün bilinmezlikler, Fatiha anahtarı ile açılır. Çünkü biz namazın içerisine Cenneti seyredebilecek, alemlerin bütün gizliliklerini bilecek şekilde hazırlanmışız. Bu. Fatiha anahtarının kapıyı açması anlamına gelir. Bir insan Fatiha okuduğunda evrenlerin sırlarını açan bir anahtarın elinde bulunduğunu bilir. Ama, namaz kıldığı zaman onun anahtarı deliğine sokup çevirmek olduğunu da anlar. O anahtarı kullanıp, kapıyı açma sanatı kazandığı zaman evrende seyredemeyeceği gizlilik, hikmet yoktur. Dolayısıyla da bir anlamda Miraca kadar giden çok esrarengiz hikmetler bestelenir.

Namazın ahlâk-ı Muhammedî cümlesinden sayılmasının hikmetini teyid eden çok güzel bir hadise vardır. Efendimize "İkra" diye başlayan, Alâk Süresinin ilk beş ayeti geldikten hemen sonra Efendimiz. Hz. Hatice ile birlikte namaza başlamıştır. Bu çok özel bir hikmettir. Demek ki, namazın önemini, imanın başladığı an zuhur etmesi lazım geldiğini de bu hadise ile göstermiştir. Özellikle namaza Hz. Hatice ile birlikte başlaması bize şunu gösteriyor: "İnananlar, namaz kılmaya mecbursunuz", çünkü o zaman inanan yalnızca Hz. Hatice idi. Nitekim pazartesi günü başlayan bu namaz, salı günü Hz. Ali’nin iştiraki ile üçlü namaz olmuştur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Sünnetlere Riayetin Anlamı

Bütün mü'minlerde 1400 senedir gelen bir heves vardır: Efendimize (a.s.m.) benzemek, Efendimizin yaptığını yapmak... Sünnet dediğimiz hadise zaten budur. Efendimizin yaşam tarzına uyum. Ama, biz bunları 1400 yıllık zaman dilimi içerisinde öyle ihmal etmiş, öyle zaafa uğratmışız ki, mesela sünnet deyince kala kala bir sakal bırakmak kalmış. Halbuki sünnetler ahlak-ı Muhammedinin çok önemli unsurları, Efendimizin ahlakı olarak çok büyük hadisedir.

Bir insanın yalnızken yemek yememesi. eline geçen bir nimeti bir mü'minle paylaşması bir ahlak-ı Muhammedîdir. Bu olaylar o kadar önemlidir ki, eğer bir insan kendini sünnete adamak için yola çıkmışsa, kendi önüne gelen bir yemeği yalnız yiyorsa, sünneti katletmiştir.

Ahlak-ı Muhammedi unsuru içerisinde Efendimizin hayat tarzını çok iyi anlamak lazım. Bunun için de şüphesiz ki, Efendimizin hayatını çok iyi anlamak ve bunları klasik bir kitap inceliğinde bir biyografi gibi telakki etmemek lazımdır. Her birisinde ayrı bir incelik olduğunu, her birisinin ayrı bir hikmeti olduğunu bilmek lazım.

Efendimiz yoldan geçerken bir taşı alıp da kenara koymuşsa, bunu mütalaa ederken sıradan bir hadise olarak göremeyiz. Bu. insanlara hizmet etmenin bir işaretidir. Çünkü o taşı Efendimiz kaldırmasaydı, bir mü'min geçerken ayağı tökezleyebilirdi. Bu ne demektir? "Ey mü'minler! Mü'minleri daha rahat ettirecek her türlü davranışa mecbursunuz. Ben bir peygamberken bu taşı aldım, kenara koyuyorum." Arkasından gelen Ashab, zaten o taşı kaldırırdı, ama kendisi bunu yaparak ahlak-ı Muhammedi repertuarına geçirdi.

Eskiden yaşlılar yoldan geçerken ne bulurlarsa alır, bir köşeye koyarlardı, bastonlarıyla atarlardı. Belki zaaf göstere göstere bugün bu noktaya gelinmiştir. Sünnetleri, Efendimizin davranışlarını uygulamaya çalışmak, bir ahlak-i Muhammedi unsurudur. Ahlak-ı Muhammedide teferruat yoktur, hepsi birbirinden önemlidir.

Sünnet-i Muhammedi nedir? Sünnet-i Muhammedi şekilde değil, özdedir. Efendimiz gibi tolerans sahibi olmadıkça, Efendimiz gibi infak zevki taşımadıkça. Efendimiz gibi affedici olmadıkça, Efendimiz gibi merhametli olmadıkça sünneti taklit etmiş olmayız.

Hoşumuza giden bazı davranışlar vardır. Mesela cesaret, hatta bunu şecaat, yani kahramanlık şeklinde de telakki edebiliriz. Bunlar aslında dışarıda var da, Efendimiz bunları tatbik ediyorsa sünnet olur diyemeyiz değil. Bütün güzel şeyler Efendimize aittir. Cesaretin menşei ve membaı Fahr-i Kâinattır.

Dünyadaki bütün fesatları bir de Efendimizin gözüyle seyrediniz. Biz sanıyoruz ki; İslamiyet çıktığı zaman büyük bir gayretle kısa zamanda yayılacaktı, ama 12 sene gecikti, yayılamadı. Biz böyle mütalaa ,edip ,de ,Efendimizin buradaki sebatını, direncini göz önüne alırız. Hayır, Efendimiz bütün hadiseleri görüyordu. 12 sene bu hain insanoğlunun karşı çıkacağını biliyordu. Ama. buna rağmen Efendimiz cesaretle çıktı. Kendisinin etrafında onu öldürmek için yapılan tertiplerin hepsini seyrediyordu, ama hiç korkusu yoktu. İşte cesaretin kökü, özü Fahr-i Kainatın gönlüdür.

Hiçbir şeyden yılmamıştır. Ne şeytanın tertibinden, ne de insanların bir araya gelerek bir tarz Uhud'daki gibi oyunlarından yılmıştır. Fahr-i Kâinat Efendimiz Uhud Savaşını Miraçta seyretmiştir. Ebu Dücane'nin kılıcının eğilişini. Hind'in hilelerini seyretmiştir. 0, gönüldeki cesaretin özüdür. Cesareti dışarıda bir hadise gibi düşünmeyin. O, bunun mucididir. Onun dışında gördüğünüz şeyler cesaret değil, kavgacılıktır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ahlâk-ı Muhammedînin Temel İlkeleri

Ahlâk-ı Muhammedînin temel ilkeleri, İslamiyet’in temel ilkeleri gibi hayatımıza geçirilmiş bazı hususları kapsar. Mesela ahlâk-ı Muhammedînin bir numaralı gözle görülen noktası namazdır.

Çünkü Efendimiz, Sûre-i Alâk nazil olduğu andan itibaren namaza başladı. Demek ki, namaz ahlâk-ı Muhammedînin, yani Kur'ân'ın hayata geçirilmesinin başlangıç noktasıdır. Hiç kimse namaz olmadan ahlâk-ı Muhammedîden bir şey talep edemez. Namaz kesinlikle kaçınılamayacak kadar ahlâk-ı Muhammedînin temel direğidir. Eğer bir bina düşünürsek bu binanın tam temelidir. O beton direkler içerisindeki çelik kubbelerdir. Yani bunları koymadan ahlâk-ı Muhammedî binası yapılamaz.

İkincisi de infaktır. Şu halde ahlâk-ı Muhammedî yoluna çıktığımız zaman, namaz ve infakı değişmez iki kanat olarak takıp uçmaya gayret edeceğiz.

Ancak dikkat ederseniz bu namaz ve infakı hep taklit halindeyiz, özüne geçemiyoruz. Esas olan, Sûre-i Maûn'da emredildiği gibi bunun zevkinin alınmasıdır, namazdaki sırrın zevk alınmasıdır. Herkes bu zevki kolayca bulamayabilir. İşte bu zevki kolayca bulamamak ahlâk-ı Muhammedîyi genel anlamda diğer üniteleriyle kavrayamamaktan doğar.

Bir bina düşününüz ki, yapı halinde, yalnız direkleri çıkmış, beton ve çelik temeli olmuş, siz buna baktığınız zaman zevk alabilir misiniz? Bunun duvarları, çatısı, içerisindeki odaların dekoru tamamlanacak ki, siz bundan zevk alabilesiniz. Eğer bir insan ahlâk-ı Muhammedînin diğer unsurlarını yakalayıp da hayatına geçiremezse namaz ve infakın zevkini alamadığı için her ikisi de yavaş yavaş körleşir. Bu körleşmeye engel olabilmek için hemen Efendimizin ne yaptığına bakacağız.

Cesaret nedir? Merhamet nedir? Hoşgörü nedir? Kadere teslimiyet nedir? Ahlâk-ı Muhammedînin namütenahi unsurları var. Namaz ve infak binasının etrafındaki dekorlar, süslemeler tamamlanınca ahlâk-ı Muhammedî binası öyle muhteşem kurulacaktır ki, bakmaya doyamayacağız. Çünkü Efendimizin ahlâkına bakmaya doyamıyoruz.

İşte bu açıdan mütalaa ettiğimiz zaman namaz ve infakın temelinden oluşan bu binanın ayrıntılarını iyice belirtmeden önce, namazı ve infakı bütün detaylarıyla ifade etmek istiyorum.

Ahlâk-ı Muhammedîye mutlaka bütün müminler taliptir. Ahlâk-ı Muhammedîye talip olabilmek için namazı ve infakı iyi anlamak lazım. İyi anlatılmadığı için biz ahlâk-ı Muhammedînin kendimizin kuracağı çatı altındaki direklerini zayıf, betonlarını iğreti dökmüş oluyoruz. Onun için bina yıkılır, bu nedenle namazı ve infakı çok iyi oturtmalıyız.

Biz ahlâk-ı Muhammedîyi anlatırken misal verelim diye bina, beton, süsleme dedik. Ahlak-ı Muhammedîde hiç bir şey detay değildir. Bunu çok iyi bilmek lazım. Çünkü ahlak-ı Muhammedinin en basit gibi görünen bir unsuru, Allah indinde öyle bir rağbet görmüştür ki, o hadise Allah’ın(c.c) kudsi zevk dünyasına yansımıştır. Mesela, ekmek moleküllerinin Efendimizin (a.s.m.)kanına geçmesinden Allah(c.c.) kudsi zevk alıyor. Bunu detay sayamazsınız. Bu, Cenab-ı Allah indinde dört tane galaksinin birbirine çarpışmasından daha önemlidir.

Bunun için ahlâk-ı Muhammedînin bütün unsurlarını temel kabul etmek lazım. Ama, Efendimiz (a.s.m) namaz ve infak olarak verdiği için biz de ona sığınarak bunlara temel dedik. Yoksa ahlâk-ı Muhammedîde hiçbir şey detay değildir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ahlâk-ı Muhammedîyi Taklid Reçetesi

Ahlâk-ı Muhammedîyi taklit için eksiksiz, kusursuz bir ahlaka sahip olmamız lazımdır. Halbuki silik de olsa hepimizde şirk ve nifakın izleri mevcuttur. Bunları ortadan kaldırmak için özel reçeteler vardır. .

Özellikle kendisinde nifakın tedavisi imkansız hale gelen insanlara yapacak hiçbir şeyimiz yok. Şirkten kurtulmak için infakın, namazın, Kur'ân dinlemenin büyük hikmetleri vardır. İyi niyetli bir mü'min ahlâk-ı Muhammedîye taliptir, ama imanında bir türlü aşamadığı noktalar vardır. Mesela infakın elini tutan bir şey var, nefis var. "Dünya malı dünyada kalır" diyor, ama bir öksüz kıza yaklaştığında 10 lira hazırlamışken. 50 kuruşunu veriyor. Böyle bir nefis baltalaması var. Çok iyi niyetli. imanındaki eksiklikleri aşağı yukarı tamamlamış, ama onun şirkten uzaklaşmasını sağlayacak olan namaz ve infak gibi o yüce ibadetlere sokulmasını adeta engelleyen pürüzler var. Bu pürüzler. imanına inandığımız kardeşlerimizde de olabiliyor. Bu pürüzlerin telafisi mümkündür. Yalnız şunu iyi anlamak lazım; bu vereceğimiz reçeteler aşikar müşrikler, aşikar münafıklar için değildir. Bu reçeteler, mü'minlerin bu hastalığa yakalanmaması için adeta bir nevi aşıdır.

Bunlardan mü'minlerin imanında en büyük gediklerden birini açan takdir-i İlâhîye karşı zaaflardır ki, bunlar insanlara vesvese şeklinde yansır. "Şu nasıl olacak? Bu nasıl olacak?" diye düşünmemesi lazım. Bir mü'minin bunları zihninden geçirmemesi lazım, ama geçiriyor.

Çünkü bunlar, insanın hayatı boyunca mücadele ederek Cennete götürmekle mükellef olduğu otomatik cereyanlardır, parazitlerdir. Yani televizyon izlerken birtakım kar yağmalar, bir güzel eser dinlerken radyoda birtakım parazitler oluyor. İşte nefsin vesveseleri de bunlar gibidir. Bu ekranı, parlak olarak görebilmek için ahlâk-ı Muhammedîyi taklit şarttır. Bunun için de Fahr-i kainat Efendimizin özel emriyle Nâs ve Felâk Sûrelerini tekrar etmemiz lazım. Felâk Süresini dışarıdan gelen etkilere, vesveselere Nâs Süresini de kendi nefsimizin icad ettiği vesveselere karşı okumalıyız. Bu ikisini çok iyi ayırt etmemiz lazım. Biri dış şerlerden, biri de iç şerlerden korur. Eğer bizi vesveseye sevk eden dış şerler varsa, ki ekseriya vardır, ikisini beraber okumamız lazım. Bunları ayırt edemiyorsak iki süreyi birlikte okumalıyız. Ama, hiç bir dış şer sebebi yokken, sırf içimizden gelen vesvese varsa onun ilacı Nâs Süresini on bir defa okumaktır.

İkinci reçete, infaka karşı nefsin doğurduğu parazitlerdir. Bu parazitleri yenebilmek için, yani cimriliği katletmek için bir reçetedir. Eğer bir mü'min kendinin infakından bir kısılma olduğunu, infakının zaafa uğradığını hissederse, ki, bir mü'min bunu hisseder, günde on bir defa Süre-i Maûn'u (eraeytellezi) okumalıdır.

Nefsi ısrarlı olarak şirke meylediyorsa, paraya, çevreye tapmaktan kendini kurtaramıyorsa, bunun için de Sûre-i Kafirûn'u' on bir defa okumalıdır. Bu tertibi hiç unutmamak lazımdır.

Bu üçlü reçeteyi bütün mü'min kardeşlerim pekala uygulayabilirler. Bunun bir saati de yoktur. Kendisinin gafletini hissettiği saatte, diyelim ki gündüz bir hadise karşısında paraya, dünya saltanatına temayül etti, bu mü'min hemen bunu fark edecek ve arkasından Sûre-i Kâfirûn'u okuyacak.

Biliyorsunuz Sûre-i Kâfirûn, kafirlere karşı Müslümanların, "Senin dinin sana, benim dinim bana" dediği bir reçetedir. Aslında bu, insanların nefsi ile gönlü arasındaki tecrittir. Eğer nefis gönüle uymuyorsa, dünyaya doğru gitmekte ısrar ediyorsa, gönül. "Senin dinin sana, benim dinim bana" ,diyecek. Nefis, Sûre-i Kâfirûn'dan çok korkar. Çünkü gönül. "Senin dinin sana, benim dinim bana" dediği zaman, "Arkadaş sen Cenneti istemiyorsan, canın Cehenneme" demektedir. Nefis bunun üzerine kendini toparlar. Ancak bunlar, müşrik ve münafıkların nefsi değil, bir mü'minin gaflete giden nefsi için bir reçetedir.

Sûre-i Maûn'da da aynıdır. Bir insan sanıyor ki, ben infakımı az da yapsam namazımı devam ettirebilirim. Ama, Sûre-i Maûn çok ince bir şekilde diyor ki, "İnfakınız yoksa namazınız yoktur." Bundan da nefis kafi derecede ders alır, kopya alır, korkar ve siner. On bir defa okunmasının hikmetine gelince; on bir sayısının İslamiyetteki özelliği 99'un iki defa üçlenmiş katıdır. Yani on biri 3 ile çarparsanız 33 eder, 3 ile çarparsanız 99 eder. Esma-i İlahiye bir merdivendir.

Ayrıca on bir sayısı, ilk on bir Müslümana karşı Efendimizin çok özel bir sevgi cereyanıdır. Onun için on bir defa okuduğumuz zaman, o ilk on bir Müslümandan büyük himmet alırız...

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Müthiş Güzellikte Bir Ahlâk

Cenab-ı Hak, Efendimizi (a.s.m.) tanımlarken, "Ve inneke leala huluki'n-azim" (Sen müthiş güzellikte, en yüce bir ahlak üzeresin Habibim) diye tanımlamıştır. Demek ki, ahlâk-ı Muhammedi, Allah'ın zevkle seyrettiği bir tablodur.

Ahlâk-ı Muhammedî, Kur'ân'ın hayata geçirilmesidir. Kur'ân, evrenin her noktasına, her hücresine, her atom çekirdeğine sinmiş bir gerçektir. Bunun insan hayatına geçirilmesi oldukça güç bir hadisedir. Bütün evreni direksiyonunda tutan o muhteşem sırrın, insan hayatına geçirilmesi elbette ki çok zor bir şeydir . Yani siz galaksileri yöneten yasaları insan hayatına nasıl geçireceksiniz?

İşte Kur'ân'ın insan hayatına geçmesi anlamına gelen ahlâk-ı Muhammedîyi, ancak Efendimiz (a.s.m.) yaşamıştır. Yani Kur'ân'ı tümüyle, Allah'ın istediği tarzda uygulayabilen tek varlık kesinlikle Fahr-i Kainat Efendimizdir. Bütün insanlara düşen vazife ise, bunu taklit, buna benzemeye çalışmak, hiç değilse noktasından yakalayabilmektir .

İşte biz, ahlâk-ı Muhammedîyi telakki ederken Kur'ân'dan hayatımıza ne geçirebiliriz, bunu anlamaya çalışacağız. Cürmümüzce, nefsimizin hainliğinden kaçtıkça, o büyük esintiden; o Allah'ı mutlu eden evrenin en müthiş hadisesinden, ahlâk-ı Muhammedîden neler kapabiliriz; gönlümüze, hayatımıza neler sindirebiliriz, bunu anlamaya çalışacağız.

Ahlâk-ı Muhammedî dediğimiz zaman bir anlamda Efendimizi (a.s.m.) anlatmak, anlamak, bir anlamda da onun bize naklettiği kısımları, yani bizlerin mükellef olduğu kısımları kavramak mümkün olacaktır. Bu iç içe bir hadisedir. Efendimize (a.s.m.) büyük bir hasletle benzemeye çalışacağız, fakat onun erişilmez olduğunu bileceğiz. Bu çok önemli bir şeydir. Çünkü bir çok dini uygulamada, yahut dini kavramlarda, hatta tasavvuf alemindeki birtakım yorumlarda ahlâk-ı Muhammedînin aynen yaşanabileceğine inanmak gibi bir yanlış vardır. Bu mümkün değildir. Yani hiç kimse Efendimizin (a.s.m.) aşkını taşımadığı için, Allah'la olan alışverişinde o noktaya gelemez. Çünkü o, Allah'ın özündeki, Zatındaki bir sırrın tecellisidir. Kalb-i Muhammedî'ye intişar eden, yansıyan Zât-ı İlâhîdir. Zât-ı İlâhînin tecellileri yansımıştır. Binaenaleyh, hiç kimse Allah'a bu kadar yakın olamayacağı için, ahlâk-ı Muhammedîyi bütünüyle kavrayıp yaşayamaz. Ama, yaşayamayız diye tembellik yapmamızı veya ümitsizliğe kapılmamızı da Efendimiz (a.s.m.) kabul etmiyor.

Efendimizin, "Beni seven arkamdan gelsin" emrini bir anlamda şöyle kavramak lazım. Bir ordu kabul edin. Bu ordunun bir kumandanı vardır, o kumandanın namütenahi planları, zekası, kabiliyeti, sonsuz cesareti vardır. O ordudaki bir er, bu kumandanın arkasından yaptıklarını yapmak zorundadır, ama hiçbir zaman ne kumandanın planlarını anlayabilir, ne de kumandanın cesaretine erişebilir. O nedenle Efendimizin arkasında bir nefer olmak gerektiğini bilmek her mü'minin vazifesidir. Bu vazifeden, ahlâk-ı Muhammedî vazifesinden, Efendimize benzeyebilme çabasından hiç kimse kendini soyutlayamaz.

Buradaki bir incelik tasavvuf edebiyatına geçmiş. Hani karınca bir dağın başında, "Ben hacca gidiyorum" demiş. "Nasıl gideceksin, şu halinle, şu cürmünle, şu süratinle?" dedikleri zaman, "Hiç değilse yolunda ölürüm" demiş.

İşte bizim de hayat gayemiz bu olacak. ahlâk-ı Muhammedîye erişmek, onu sezmek, ona kavuşmak mümkün değil, ama biz ,o yolda karıncanın hacca gitmesi kabilinden gayret sarf etmeye mecburuz.

Yine Feriduddin Attar Hazretleri, Mantıku't-Tayr'ında, "Bütün kuşlar Kaf Dağına gitmek için yola çıktılar ve kimisi rüzgardan döküldü, kimisi yorgunluktan, kimisi mecalsizlikten döküldü, ama bu sefere hep beraber çıktılar" diyor. Biz de bu sefere hep beraber çıkacağız.

Kaf Dağı diye temsil ettiği şey İlâhi güzelliktir. Ona yaklaşabilmek için. Allah'ı tanıyabilmek, Allah'ı beraber yaşayabilmek için ahlâk-ı Muhammedi yoluna çıkmak şarttır. Yolun çok zor olduğunu bileceğiz, ama imkansız olmadığını, bu sefere çıkmaya mecbur olduğumuzu idrak edeceğiz.

Ahlâk-ı Muhammedîye bu pencereden baktıktan sonra, onun uygulamada kolaylaşacağını ve iyi niyetle, ihlâs ile yola çıktığımızda Resulullah'ın (a.s.m.) bize kol kanat gereceğini ve İslam yücelerinin bize sık sık yardımcı olacağını bileceğiz.

Yani biz o yolda düşeceğiz, mecalsiz kalacağız, aç kalacağız, susuz kalacağız, neredeyse ölüyoruz sanacağız. ama bir de bakacağız ki, bir ashabın, bir veliyyullahın sırı kolumuza girmiş, bizi tekrar yürütmeye devam ettiriyor.

Onun içindir ki, nefsin bütün mel'âinetine, nefisler birliğinin ortak pisliklerine, şeytanın bütün hainliğine rağmen, biz ahlâk-ı Muhammedî yolunda yalnız değiliz. Bize sahip çıkan çok yüceler var. Onların sırrı, kainattaki bütün şerlerin çok üstündedir. Bütün mesele, gönüle bu sevgiyi, Muhammed (a.s.m.) zevkini aşılayabilmektir. Eğer biz ona olan hayranlığımızı, sevdamızı gönlümüze yerleştirirsek, olmaz denen bu şeyi belli ölçüde, bir biblo taklidi şeklinde dahi olsa kazanabiliriz.

İşte bütün mü'minlerin amacı olan Cennete gitmek, huzur-u İlâhîde mahcup olmamak, ancak ahlâk-ı Muhammedîden bir damga taşımaya bağlıdır. Hiç kimse Cennete ahlâk-ı Muhammedîden bir damga taşımadan giremez. Çünkü Allah evrenin güzelliklerini, sevgilisi Fahr-i Kainat için özellikle yaratmıştır. Cennet, evrenin güzelliklerini temsil eden bir mekandır. Kendi sevgilisi için yarattığı bu mekana, o sevgilisine zerre kadar dahi olsa benzemeyeni almaz. '

Hiç kimse kendisine göre bir Cennet motifi yaparak kendisini oraya koyamaz. Ama bu sonsuz güzellikleri, Sûre-i Fâtır'da da bildirilen "Adn" katlarındaki sonsuzluklar yarışı, mânevi yarışı kazanmanın zevki içerisinde Efendimize mümkün olduğu kadar yakın katlara gitmek ayrı bir sırdır. Cennet temelde ahlâk-ı Muhammedîden mutlaka bir zerre taşımakla paraleldir.

Ahlâk-ı Muhammedîden bir zerre taşımak ise öyle sanıldığı gibi çok cüz'i, taklit ibadetler yaparak olmaz. Fahr-i Kainat Efendimizin özünden bize emrettiği hikmetlerle olur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki